|
 |
|
|
Neymiş? Kar yağmış...
Bir telaş, bir panik, aman tanrım, sanki hiç beklenmedik ani bir felaketle karşı karşıyaymışız gibi... Sahra Çölü'nden gelmişiz de, ilk kez kar görmüşüz de, dehşete kapılmışız gibi... İyi de her sene yağıyor bu meret. Bunun neresi felaket?
İstanbul'a kar yağar. Hiç kaçarı yok. Bazen hayli şiddetli olmak üzere kış aylarında birkaç kez İstanbul'a kar yağar. Yağar! Peki her kar yağdığında ya da meteoroloji kar yağacağını açıkladığında, sanki İstanbul'a ilk kez kar yağıyormuş gibi davranılmasının nedenini siz anlayabiliyor musunuz?
Annem mesela her seferinde beni arayıp "Evde misin, hah iyi" diyor. Babam "Aman kızım, sakın dışarı çıkma" diye tembihliyor.
Oysa biz eskiden kar yağdığında sevinirdik. Hadi o zaman ben çocuktum, o yüzden diyeceğim ama değil; annemle babam da sevinirdi. Annemin beni "Her yerde kar var"ı söyleyerek uyandırdığını hatırlıyorum. Hatta babam falan, hep beraber karda oynadığımızı da... Sonra da beni arabayla okula götürür, kendi işlerine giderlerdi.
Sırf kar yağdı diye okulların tatil olacağı o yıllarda aklımıza bile gelmezdi.
Şimdi bir telaş, bir panik, aman tanrım, sanki hiç beklenmedik ani bir felaketle karşı karşıyaymışız gibi. Sanki hep birlikte Sahra Çölü'nden göçtük de İstanbul'a geldik; kar görünce bu acayip doğa olayı karşısında dehşete kapılıyoruz. Okullar tatil ediliyor bir yandan, televizyonlar bangır bangır zincir ve takoz uyarısı yapıyor diğer yandan.
Üstelik bu panik ve telaş yersiz ya da abartılı değil katiyen. Kar yağdığında yollar kapanıyor, trafik kilitleniyor, sular kesiliyor, elektrik kesildiği için kombi de çalışmıyor, ev buz gibi oluyor... Ve küçücük çocuklar okul yolunda donarak can veriyor.
Tüm bunlar niye oluyor?
Çünkü kar yağıyor. Her kış mevsiminde birkaç kez yağan kar, bu kış yine yağıyor diye hayat aksıyor, bazen duruveriyor.
İstanbul; artan nüfusuna, artan araçlarına paralel olarak artmayan yollarının, gelişmeyen altyapısının vesaire çilesini her yağan karda biraz daha hissediyor.
* * *
Depremde binlerce kişi öldükten sonra uzmanlar çıkıp "Deprem öldürmez, bina öldürür" demişlerdi. Artık tekrar edile edile manasını yitirdi ama "Depremle yaşamayı öğrenmek lazım" da demişlerdi.
İstanbul karla yaşamayı bile öğrenemedi. Hatta yağmurla yaşamakta da tökezlemeye başladı. Yakındır; kışın okulları tamamen tatil edip eğitimi yaza kaydıracaklar herhalde. Elektrik kesintisinde çalışmayan kombilere karşı tedbir olarak da kurduk mu bir kömür sobası... Üstünde kestane falan, tıkılır evlere, takılırız... Ne yapalım?
manik depresif köşe
Arkadaşlar geçen yıldan tecrübeli. Kar yağınca işyerinde mahsur kalacaklarını biliyorlar. Tecavüz kaçınılmazsa... Kutu oyunu getirmişler. Ve battaniye... Manik'lemişler. Ama o kadar da kar yağmadı perşembe akşamı. Bu kez de çok kar yağmadı diye depresyona girdiler deliler!
Maçı izleyemedi
Bir ölümün ardından çok acayip şeylere takar ya insan. Mesela tabutunun üstünde gelinlikle gömülür genç kızlar. Geride kalanlar evlenemedi, çocuk sahibi olamadı diye de ağlarlar.
Beşiktaş-Çaykur Rizespor maçında bıçaklanarak öldürülen Cihat Aktaş'ın ardından, ne bileyim, ilk kez geldiği statta, maçı sonuna kadar izleyemedi diye de ayrıca üzülüyor insan.
Üstelik katili, onu öldürdükten sonra oturup maçı izlemiş. Sonuna kadar!
Deniz Akkaya'dan da gazeteci olur olmasına da...
Bir gazeteci amca İzmir'e, bir iletişim fakültesinde gazetecilikle ilgili bir sohbet toplantısına davet ediliyor. Öğrenciler soru soracaklar, o da cevap verecek. Ama ilk soruyu öğrenciler değil de gazeteci amca soruyor: "Gazeteci olmak istiyor musunuz gerçekten?" Salondan "Eveeet" yanıtını alınca devam ediyor: "O zaman yanlış fakültedesiniz. Türkiye'de her okuldan gazeteci çıkar, en az iletişimden çıkar."
Benim kimya mezunu olduğumu duyunca anlatmıştı bunu. Sonra hakikaten şöyle bir çevreme baktım da ekonomi, işletme, politika, İngiliz dili ve edebiyatı, Fransız dili ve edebiyatı, tarih, sosyoloji, felsefe, hukuk... Gazete binalarında ne ararsanız bulursunuz ama iletişim mezununa seyrek rastlarsınız.
Yani Amerikan dili ve edebiyatı okuyan Deniz Akkaya da pek âlâ gazeteci olabilir, röportajlar yapabilir.
Mankenden oyuncu olur mu tartışmasına çevirmeye lüzum yok bunu. Mankenden de gazeteci olabilir.
Fakat... E be Deniz Akkaya. Val Kilmer orada kendi kendine, senden soru bile beklemeden açmış ağzını, Asil Nadir'in eski karısı Ayşegül Tecimer'le ilişkisini, Tecimer'in evini falan anlatıyor. Tarihi eser kaçakçılığından aranan Tecimer'den "Çok güzel Roma eserleri aldım" diyor.
İki soru da sen sorsan, adam dökülecek; kim bilir daha neler anlatacak. Hadi geçtik soruyu, sussan... Hayır, Akkaya tipik acemi gazeteci, ezberlediği o üç-beş soruyu sormak için sabırsızlanıyor. Val Kilmer'ı susturup filmle ilgili sorulara geçiyor.
E be Deniz Akkaya!
Seni ben bile savunamam.
tubakyol@yahoo.com
|
|
|

|