|
 |
|
|
"Yeniköy Kasabı" tartışmaları üzerine Susuyorum
Beşiktaş Divan Kurulu üyesi Nevzat Demir dostum, futbol takımının Teknik Direktör Del Bosque yönetiminde aldığı istikrarsız sonuçları yorumlarken, İspanyol hocayı Yeniköy Kasabı' na benzetti...
Elbette eleştiri, herkesin doğal hakkıdır. Ümraniye'deki inşaatın bitirilmesi için ülkenin krizle boğuştuğu günlerde hatırı sayılır kaynak ayırarak Beşiktaş'a pırıl pırıl bir tesis kazandıran, harcadığı para karşılığında tesislere adı verilen Nevzat Demir'in, böylesine doğal bir hakkı kullanırken, daha şık bir üslup seçmesini beklerdim...
Nevzat Demir, pos bıyıklı ve göbekli Del Bosque'yi "Yeniköy Kasabı" na benzeterek, ifade tarzı ile amacını aştı. Yeniköy'deki kasaplarla konuşmadım ama, başarısızlığın ve yanlışların sembolü olarak kendilerinin seçilmiş olması, hiç de hoş değil. Kaldı ki, Nevzat Demir'in Erzincanlı olduğu dikkate alındığında, bu söylem biçimiyle en azından yüzyıllardır kasaplıklarıyla övünen Eğinliler'i (hemşehrilerini) kırdığını da düşünebiliriz.
Demir'in, bir jüri toplantısında söylediklerini, aradan bir gün geçtikten sonra arkasında durarak adeta tekrarlaması ise tek kelime ile "üzücü" dür.
Yakışan tavır
Olayın bir başka derinliği de şurada...
Salamancalı fakir anne - babadan dünyaya gelen Vincente Del Bosque, mutsuz bir çocukluk dönemi geçirmiş olabilir. Bu durumda onun isyancı ve öfkeli bir kişiliğe bürünmesi de beklenebilirdi. Doğal olanı buydu...
Ama küçük Vincente, futbol topu dediğimiz o sihirli yuvarlak sayesinde Real Madrid kulübünün kapısından içeri girdi. Otuz yılda hem tekniğini, hem fiziğini, hem de dünya görüşünü değiştirerek farklı bir karakter kazandı... Sakin, sorumluluk sahibi, saygılı, dürüst ve gerçek anlamda bir beyefendi oldu.
O nedenle işte, gazeteci arkadaşlar Nevzat Demir'e yanıt vermesi için "Yeniköy Kasabı" söylemini aktardıkları zaman, "Ben de aynı biçimde kalbimden geçenleri söyleyemem" diyerek hiç de beklemediğimiz - aslında kendisine çok yakışan - bir tavır sergiledi...
Biraz düşünürsek... Real Madrid, oralarda bir futbolcunun dörtköşe sadece kafa, kas, kemik ve sinirden oluşan bir makine (homo quadratos) olmadığını ortaya koyuyor... Otuz yılda öne çıkardığı davranış modelleri, eğitim anlayışı ve sosyal rehberliği ile Del Bosque 'ye en azından uygarlığı öğretmiş oluyor...
Bizim kulüplerimize bakalım.... Nice yıldız gelip geçti o şık formaların içinden... Del Bosque örneğindeki gibi hiç solmayan - sönmeyen karakterler kazandığımızı söyleyebilir misiniz ?
Kendi adıma ben, susuyorum!
Demirel'in dinamikleri
Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel ve arkadaşlarını içtenlikle kutluyorum. Malezya'daki FIBA toplantısında Fransa gibi gerçekten favori bir aday ülkeyi geride bırakarak 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası organizasyonunu Türkiye'ye almak, her babayiğidin harcı değildir.
Turgay Demirel ve ekibi, tıpkı 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda olduğu gibi, önce kendilerine inanıp güvenmişler, sonra da karşılarındaki "potakadılarını" inandırarak, güvenlerini sağlayarak hazırladıkları sağlam proje dosyası ile Türkiye'ye büyük bir onur kazandırmışlardır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Basketbol Milli Takımı Teknik Direktörü Tanjeviç'in de katkılarına teşekkür borçluyuz.
Esirgenen çaba
Basketbol dünyasından dostlarımla bu sevinci paylaşırken, çoğuna katıldığım şu görüşleri dile getirdiler:
"Turgay Demirel, Türk basketbolunun iç dinamiklerinden esirgediği çabayı, şefkati ve enerjiyi, dünya basketboluna cömertçe harcadı. Sonuç elbette sevindirici. Ama aynı Demirel'in başkanlık döneminde Türk basketbolunun durumu pek iç açıcı değil. Ne Anadolu'dan güçlü bir basketbol takımı çıkmış durumda. Ne ligimiz gerçek bir lige benziyor ne de salonlarımız doluyor. Yayın hakları deseniz, çekirdek - fıstık fiyatına !"
Turgay Demirel, yurt dışında kazandığı başarıyı hak ettiği biçimde kutlayadursun, Türk basketbolunun geleceği için de önemli kararlar almalıdır.
Hele şu seçim arifesinde sorumluluğu daha da artmış görünüyor...
Bu başarıyı seçim malzemesi olarak kullanmak da elinde, bölük - pörçük bir dağınıklık içindeki basketbolumuzun yolunu açmak ve aydınlatmak da!
Şimdi top onun elinde!
Seçim, seçim... Sızlıyor içim
Hafta sonunda aylardır sürdürülen kulisler nihayet sona erecek ve federasyon başkanları için son sözü "sandık" söyleyecek.
Yüzden fazla başkan adayının oy sahiplerini tek tek arayarak, yerinde ziyaret ederek dil döktüğünü ve göreve ne kadar layık olduklarını anlatmaya çalıştıklarını biliyorum.
Ankara'dan sevgili Ayşe Yeşin'in söz hakkı verdiği federasyon başkan adayları, maaşallah , bülbül olup adeta şakıyorlar... İdeallerini, rüyalarını, hedeflerini - artık akıllarına ne geldiyse - anlata anlata bitiremiyorlar...
Gençlik ve Spor Genel Müdürü sevgili Mehmet Atalay'ın iyi niyetinden ve tüm federasyonları özerkleştirme gayretlerinden asla kuşkum yok.
Ama bugünkü seçim sistemine ne yalan söyleyeyim, ben güvenemiyorum...
Sistem sakat
Federasyonların genel kurulları toplanmadan, hesapları ve çalışmaları ibra edilmeden, göreve gelecek başkan adayları ile birlikte kurulları da açıklanmadan, sorunlar ve çözümler tartışılmadan, programlar değerlendirilmeden sadece oylama yaparak belli insanları sandık başına götürüp oradan sadece bir başkan seçmek, ne demokratik bakımdan ne de sportif anlamda yeterlidir. Dahası, hemen her federasyonda atanmış genel sekreterlerin zamanla başkanlığa heveslenerek alttan oyma hamlelerine de yol açmaktadır ki, bu durumdan ciddi biçimde endişe ederim... Politikayı, iktidar partisini de devreye sokarak seçimde avantaj sağlamaya çalışanlara neredeyse alıştık artık.
Bu seçim sistemi, hoş görüntüsüne rağmen sakatlıklarla doludur... Türk sporunda hizmet eden, istikrar örneği birçok başkan da güme gidecek, kimsenin istemediği abuk sonuçlar da çıkacaktır, göreceğiz.
Sevgili Atalay'ın seçimden hemen sonra kolları sıvayıp 2008'de gerçekten çağdaş bir seçim ortamı ve yönetim statüsü hazırlamasını öneririm.
agokce@milliyet.com.tr
|
|
|

|