|
Kira'dan idama...
Tarihe "93 Harbi" diye geçen savaşla Sultan Abdülhamit, Kıbrıs'ı İngiltere'ye kiralamıştı. Lozan Antlaşması'yla kiradan vazgeçildi ve Ada...
Türklük'e kısmen de olsa - yeniden kazandıran dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ise asıldılar.
Bu "saptama" Mehmet Barlas'tan...
Tekin değil
Gerçekten...
Tarihe "93 Harbi" diye geçen savaşta Rus orduları Ayastefanos'a (Yeşilköy'e), doğuda da Erzurum'a dayanmışlardı.
Yıl 1876... Sultan Abdülhamit, İngiltere'den yardım istedi.
İngiltere buna "olumlu" yanıt verdi.
Ama bir koşulla; "Ruslara, Osmanlı'ya yakın olduğunu hissettirmek ve caydırıcı etki yapmak için Kıbrıs'ı İngiltere'nin üssü yapmalıydı..."
Asıl hesap Hindistan Çin yolunu ve Süveyş'i tutmaktı.
Abdülhamit, bunu "hukuku - şahaneme halel gelmemek karşı şartıyla" diye kabul etti.
"Kiralamak" gibi yorumlandı.
Lozan Antlaşması'na kadar bu statü sürdü. Lozan Antlaşması'nda "Kıbrıs üzerindeki haklardan feragat edildiği" kaydı yer aldı.
1950'li yılların sonuna gelindi.
Kıbrıs'taki Türklere, Rum tarafının baskıları, akıttıkları kan, öylesine büyük bir sorun yarattı ki... Türkiye ağırlık koydu. Londra ve Zürih antlaşmalarıyla Ada Türklerini yönetime ortak eden anayasa yürürlüğe girdi. 84 yıl sonra ilk kez nehir tersine akıtılmıştı.
Ancak bu anlaşmaların arkasındaki iki isim, 1960 ihtilalinden sonra idam edildiler.
Kıssadan hisse...
Kıbrıs elbette, tekin olmayan bir konudur.
Çarpabilir.
Atatürk ve İnönü
Ama...
Bu satırların da yansıttığı gibi kimi ve ne zaman çarpacağı belli olmaz.
Bu bir... Kıbrıs'ı bir "tabu haline getirmek ve hem Türkiye'nin, hem Kıbrıs Türklerinin etrafına hareket alanı bırakmayacak bir çember çizmek de yanlıştır.
Atatürk'ün uzaktan yönettiği, İnönü'nün mimari müellifi olduğu Lozan'da bile "Kıbrıs üzerindeki haklardan feragat edildiği" dikkatlerden uzak tutulmasın. Atatürk ve İnönü'nün yurtseverliklerinden daha ileride olduklarını kimse iddia etmemeli.
Sıraladığım örnekler, tarihin akışında, her siyasi tavrın, kendi özel koşullarında saptanması ve sonraları da öyle yorumlanması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Her koşulun ve her dönemin "kendi doğruları" vardır. Değişmez doğru ise, "ulusal yarar"dır.
2000'li yıllar Türkiyesi, Kıbrıs sorununu, "ulusal yararın gelecek kuşakları da kucaklayan geniş ufuk çizgisinde" saptamalıdır.
Sığ polemiklerde çırpınmakla tarih çizgisinde sadece patinaj yapılır.
Gerçeği görmek
Türkiye'nin hedefi AB'ye tam üyeliktir.
Hedefe uzanan yol haritasında Kıbrıs "darboğazı" mutlaka aşılmalıdır.
Bu, "Türkiye'nin gerçeğidir."
Kıbrıs, Kopenhag kriterleri arasında yoktu... Hem o nedenle, hem de Türkiye ve Kıbrıs Türkleri son referandumla uluslararası hukukun gereklerini yerine getirdikleri için, Kıbrıs'ın hâlâ AB yol haritasına konması, "adil" değil.... Fakat, ne yazık ki, AB'yle birlikte yaşamın da "tatsız bir gerçeği..."
Brüksel'de Türkiye, bir ikilemle karşı karşıyaydı; ya "masadan kalkarak, 200 yıllık bir Batılılaşma sürecinin son aşamasına varmak üzereyken noktayı koymak" ya da "bir formül üreterek devam etmek..."
Aklın yolu ikincisiydi. Brüksel'de, zamanın ve koşulların olabilecek akılcı formüllerinden biri kabul edildi/ettirildi; Güney Kıbrıs'ı "resmen tanımadan" ama "yok da farz etmeden" bir protokol formülüydü bu... Yani... Ankara Anlaşması'nın 25 üyeye genişletilmesini öngören uygulama protokolü...
Ama....
"Ara formüldür."
Türkiye'nin önüne aynı engel, müzakere süresince daha çok kez konacaktır. Türkiye bir şekilde bunu aşacak onurlu, akılcı, AB rotasını çarpıtmayacak formülü eninde sonunda bulmalıdır.
g.civaoglu@milliyet.com.tr
|
|