|
Yılın son günü!
İnsanın ne çok kavgası var! Hayat boyu süren, hiç bitmeyen. Kimi kazanılır, kimi kaybedilir. Acı, sevinç, düş kırıklığı, mutluluk, hüzün, inişler, çıkışlar...
Yitip gidiyor zaman.
İnsanın doğayla kavgası!
Güney Asya'da kıyamet gibi patlayan depremi, tsunamiyi düşün. Uğursuz bir çınlamayla yerin yedi kat dibinden yükselen dehşet verici sarsıntıyı ve ansızın gökdelen boyu kabaran, acayip bir hızla birdenbire insanlığa vuran uğursuz dev dalgaları...
Ne korkunç!
Günlerdir elim varmıyor, yazamıyorum. Televizyon ekranlarındaki o felaket manzaraları. Acının en katmerlisinin yer ettiği o yüzler.
Hele o çocuk ölüleri!
İçimi nasıl da acıtıyor o çocuklar, yerde yan yana yatan o çocuklar ve yüzleri... Hüzün, ucu sipsivri bir kama gibi gelip yüreğime saplanıyor. İnsanoğlunun doğa karşısında bazen içine düştüğü çaresizliğin ne kadar ürkütücü olduğunu iliklerime kadar duyumsuyorum.
Cennet gibidir o coğrafya. Endonezya'yı, Tayland'ın Phuket'ini, Maldivler'i biliyorum. Ama o cennetin birden nasıl cehenneme dönüşebileceğini gözümün önüne getiremiyorum.
Ya da getirmek istemiyorum.
Çünkü, geçen yıl bayram tatilini Maldivler'de geçirmiştik. Ayşe ve Defne'yle denizin ortasında, tahta kazıkların üstündeki bungalovda yaşadığımız o güzel günleri unutamamıştık. Şimdi o mercan adacık, o kaldığımız otel yok olmuş...
O cennet nasıl cehennem oldu?
Ne ürkütücü!
Oysa, ben bugün insanın kendi kendisiyle kavgasından söz edecektim. Hem vücuduyla hem kafasıyla kavgası insanın.
Hiç bitmiyor!
Vücut sağlığı, kafa sağlığı... Ara sıra da olsa ipi koyuvermek! Sonra fren... Tümüyle koyuver gitsin diyemedim hayatta hiç. Keşke dese miydim? Fren mekanizmalarım hep çalıştı. İyi mi oldu, kötü mü? Frensiz insanlara bazen gıpta ettim. Peki, frensiz insan ne demek?..
Bilemiyorum.
Belki Mübin Orhon gibidir frensiz insan. Benim gibi Mülkiyeli olup, sonra resim sevdasına kapılıp, ekonomi doktorasını bırakıp Paris'te ressam olmuş... Abidin Dino şöyle anlatır Mübin'i:
"Mübin'in suratı asıktı, dünyaya küsmüş bir hali vardı ve bu küslük asıl kendine dönüktü. Sıkıntısını dağıtmak için olmalı. Schola'nın az ötesinde dillere destan bir cabernet şarabı satan Mösyö Guimard'ın bistrosunda kederini dağıtıyordu biraz. Odasında çalışırken kötü bir gramofon sayesinde Miles Davis'in ya da Dede Efendi'nin plaklarını çalıyordu peş peşe. Miles Davis'in trompeti hâlâ resim yapmasına yardım ediyor olmalıydı. Mübin kendisine bir yol arıyordu?"
Bulabildi mi, bilmiyorum.
Ama ben bu bohemi yaşayamadım. Fakat hem frensiz olup hem Mübin Orhon gibi yaratıcı olmak her kula elbette nasip olmuyor. Sadece resimlerinden tanıdığım Mübin'e niçin gıpta ettiğimi düşünürken bir cümleye takılıyorum. Ece Temelkuran'ın "İÇeriden, Kıyıdan Konuşmalar" isimli son kitabındaki bir cümleye:
"Otuzuna gelince insan, yürüyüp gittiği yola şöyle bir bakmalı."
Ya altmışına gelince...
O zaman ne yapmalı?
Ece'den birkaç satır daha:
"Git dedi kalbim. Çünkü vaktiyle bunu yapmaya cesaret edememiştim. Ben hayatın 'bir işe yarasın' diye yaşanmayacağını, henüz şimdi, yeni öğrendim. Sonunda mutlaka bir şeye yarayacaktır herhalde."
Acaba?
Ama insan kendini avutabilir de. Picasso, "Genç olmak için çok uzun zaman geçmesi gerekiyor" demiş.
Ya Bernard Shaw'un sözü:
"Gençlik, gençlere verilerek ziyan edilmiş." (*)
Yılın son günü!
Hayatın ne işe yarayacağını bilgisayarın başında yapayalnız düşünürken New York'tan, Şebnem Şenyener'den telefon:
"İnsan her zaman yalnız!"
Al bakalım, biraz da bunu düşün. Hiç uyku tutmayan, sürekli homur homur koca New York'ta yalnızlığı düşün. "Susan Sontag öldü. Edward Said'den sonra o da gitti. New York'un en aykırı, en renkli iki kişisi yok artık. O aykırı sesleri özleyeceğim" diyor.
Şebnem bizim mesleği bıraktı. Roman yazıyor, "Roman rüyanın taklididir" diyerek. Bir Türk Casusunun Mektupları adını taşıyan ilk romanından sonra birkaç ay önce ikinci romanını, 30 Şubat'ı çıkardı. O da kendine böyle bir yol buldu New York'ta...
Evet, herkes bir türlü.
Yarın, yılın ilk gününde yine bu köşede buluşmak üzere nice mutlu yıllar diliyorum.
———————————————
* Picasso ve Shaw'un sözleri için Asuman Kafaoğlu-Büke'nin yazısı, Cumhuriyet Kitap, sayı 768, s.3
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|