|
 |
|
|
Bu yıl da geçen yıl gibi geçse bana yeter
2004'te benim hayatımda kötü bir şey olmadı. İyi bir şey de olmadı. Aslına bakarsanız 2004'te benim hayatımda hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey. Sıfır! 2005 de böyle geçsin lütfen
İşyerinde bir yılbaşı partisiydi. Sene: 1996. O zamanki patronum Ayşe Esenler. Sonra Murat Demirel'le evlendi, gazetelerde adı hep Ayşenur Esenler olarak geçti, öyle tanırsınız siz.
İşte onun odasında toplandık. Zaten küçük bir ofisti. 15 kişi falandık. Ayşe Esenler hepimize küçük hediyeler almış, hediyeleri verdi, içki ve çerez de var işte - oturuyoruz öyle bayık bayık.
Böyle durumlarda ortamı renklendirmek patrona düşer ya... Ayşe Esenler mecburen "yeni yıldan ne bekliyorsunuz" mavrasına girdi. Herkese soruyor. Bana sorunca dedim ki "Geçen yıl gibi olsa yeter".
Ayşe Esenler "1996'da ne oldu ki bu kadar güzel?" diye sordu.
O yıl part-time bile olsa ilk kez düzenli bir işe girmiştim. Hayattaki ilk işim olmasına rağmen aşağı yukarı bugün kazandığım kadar para kazanıyordum.
O yıl çok güzel bir ev tutmuştum kendime. Gerçi yılın ilk altı ayı kirayı babam ödemişti ama son altı ay da kirayı ben ödemiştim ve faturaları ve çöp vergisini bile!
O yıl hayatta ilk kez kendi adıma bir telefonum, bana ait bir telefon numaram olmuştu. Telefonun bağlandığı gün nasıl sevindiğimi hatırladım da şimdi bunu yazarken, gözlerim doldu hakikaten, buna bu kadar sevinebilmiş olmama...
O yıl kalan son dersimin sınavını da vermiştim. Mezun olmam için 2.00 ortalama gerekiyordu. Ortalamamı hesapladım: 2.01! Birkaç hafta sonra diplomamı alabilecektim.
Ve bugün hâlâ sevgilim olan adamla o yıl sevgili olmuştum.
Daha ne olsun?
Ofis partisinde oturup bunları anlatacak değildim. "Kötü bir şey olmadı" dedim sadece.
O zaman da Ayşe Esenler şaşırdı. Sırf "kötü bir şey olmadı" diye gelecek yılın da bir önceki yıla benzemesini kim ister ki?
Ayşe Esenler sonraki yıllarda başına gelecekleri bilseydi herhalde bunu en çok o isterdi.
2000'deydi galiba, Egebank davasında cezaevine girdi.
* * *
Son bir haftadır bunu düşünüyorum: 2004'te ne oldu, 2005'te ne olmasını isterim?
2005'ten dileğim aynı: "Geçen yıl gibi olsa yeter."
Çünkü 2004'te benim hayatımda "kötü bir şey olmadı".
Gerçi bu kez benim hayatımda "iyi bir şey de olmadı".
Açıkçası 2004'te benim hayatımda hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey. Sıfır!
İnsan küçükken her yıl ne kadar dolu geçiyor. Her yıl ne çok sevinçli "ilk" yaşanıyor. Sonra işte her şey yavaşlıyor. Geriye az "ilk" kalıyor. Geriye kalan bu "ilk"lerin çoğu da
pek öyle sevinçli olmuyor.
O gün kıvırmak için söylediğim "Geçen yıl gibi olsa yeter"i, bir kez daha ve bu kez manasını idrak ederek yineliyorum:
"Geçen yıl gibi olsa yeter!"
"Her yaşın ayrı bir güzelliği var"
Ben 12-13 yaşlarında siyah mayo giyerdim. Simsiyah. Annem çok kızardı. Zira tam da o sıralarda kendisi morlu, turunculu, pembeli bikiniler giyiyordu.
Hani filmlerde olur ya. Biri başka birinin yerinde olmayı diler. Sonra ruhu onun bedenine geçer. Bize dışarıdan bakan biri böyle bir vaka olduğumuzu sanabilirdi. Ben annemin, annem benim bedenimize kısılıp kalmış gibiydik. Annem benim çocuksu ruhumu rengarenk bikinilerle, ben onun olgun kadın ruhunu simsiyah mayoyla yansıtıyor gibiydik sanki.
Kadınların yaşla ilgili böyle bir sorunu oluyor. Gerçi geçenlerde Mehmet Y. Yılmaz da "Gardırobuma baktım, eskisine göre daha renkli giyiniyorum. Tanıdığım birçok erkek de böyle" diye yazmıştı. Belki erkeklerde de böyledir. Ama ben kadınları biliyorum.
Neyse, kadınların yaşla ilgili böyle bir sorunu oluyor. Takvimle tutarsız bir ruh hali. Küçükken olgun kadın tribine giriyoruz, olgunlaştıkça çocukken yapmadığımız şeyleri yapmak için çocuklaşıyoruz.
Birazcık çocuklaşmakta sorun yok tabii. Ama Ajda Pekkan gibi 50'yi aşıp 60'a yaklaşırken, bir klipte üniversite öğrencisi kılığında dolanmak, kampusta arkadaşlara "çak yapmak" da bi'tuhaf.
Aynı hal Nükhet Duru'da var. O hep göğüs çatalını gösterirdi ama şimdi giydiği dekolte kıyafetleri 17 yaşında kızlara giydiremezsiniz.
Ve Nilüfer... Albümü çıktı ya, Nilüfer de ortalığa çıktı. Röportajlar, fotoğraflar... Yine hep aynı geyik: Hiç yaşlanmıyor. Nasıl da genç görünüyor. Gençlere taş çıkartıyor. Yıllara meydan okuyor.
Nilüfer de yaşlanmadığını kanıtlamak için kendini jean'lere, kovboy çizmelerine vurdu. Eskiden nasıl da klasik giyinirdi.
Bazen acıklı görünüyor yani. Gençlerden daha genç görünme çabası, ne bileyim, en basitinden: Acıklı!
Geçen yıl hayatımda hiçbir şey olmadı dedim ya; bir şey oldu: Uzun zamandır bikini giyiyorum ama geçen yaz ilk kez turunculu, sarılı, yeşilli, böyle alaca bulaca, nasıl çocuk işi bir bikini aldım kendime.
manik depresif köşe
Yıllık burç yorumlarını okuyorum tabii ki de. Benim burcumda nasıl bir hareket, nasıl bir bereket, bir dolu değişiklik, o bu şu var. Sinir! Yeni yıla girerayak yine depresyondayım. Eh, en azından bu değişmeyecek. Ben ya manik olacağım ya depresif. Bu da bi'şi. Bunu düşününce aniden manik oldum mesela. Tekrar depresyona bağlamadan 31 Aralık'ta yazılan bu yazıyı ve bu yılı bitiriyorum. Nokta!
"Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün"
Geçenlerde bir arkadaşın evinde televizyonu açtım. Birinci ve ikinci kanala belgesel kanalları ayarlanmış. Sonra yabancı müzik kanalları başlıyor. Ta 9'a kadar. Yani tanımasam zannedeceğim ki bu kadının hayatı böyle belgesel-klip- belgesel; öyle geçiyor. Ne alakası var?
O da işte herkes gibi dizi izliyor, reality show seyrediyor.
İki hafta önce de yazdım. Kimin evine gitsem köşede bir şövale görüyorum. Sanırsınız herkes boş vakitlerinde resim yapıyor. Ben o evlerde boya ve fırça olduğundan bile pek emin değilim.
Herkesin dilinde bir "ışıkları kapattım, mumları yaktım, oturdum, yalnız başıma şarap içtim, düşündüm" hadisesi. Hakikaten denedim. Sapık gibi. Öyle karanlıkta oturuyorsunuz. Ne düşüneceksiniz? Ayrıca niye aydınlıkta düşünmüyorsunuz?
O halde 60 saniyeyi bile dolduramadım ben. Kalkıp ışıkları açtım.
Bir de küvette kitap okudum diyorlar ya... Nasıl? Kitap ıslanıyor.
Neredeyse her evde tuvalet masasının üstünde, banyoda; içinde parfüm olmayan şişeler, boş krem kutuları öylece dizi dizi duruyor. Niye? Bu bir tür koleksiyonsa, niye içleri doluymuş edasıyla banyoda falan duruyor onlar. Bir raf ayır evinde, oraya diz madem.
Tesadüfen yakın akrabalarını tanıdığım bir köşe yazarı geçenlerde yedi göbekten İstanbullu olduğunu yazdı. Değil. Ne yedi göbeği, İstanbulluğu bir kuşak önceye bile uzanmıyor. Peki ama niye, niye yedi kuşak İstanbullu olmak istiyor ki?
İnsanlar olmadığı biri olmaya çalışıyor. Boş krem kutularıyla kendilerini zengin göstermeye, televizyondaki kanal sırasıyla ve baş köşedeki şövalelerle kendilerine entelektüel havalar vermeye...
Semra'nımın evini gördünüz mü? İnsan yoksul olabilir. Gecekonduda oturabilir. Asgari ücretin 350 milyon lira olduğu bir memlekette insanların fakirlik çekmesi değil, buna şaşırmak abes. Ama "Ben üst katta otururum, alt kata pek uğramam", "Ekonomik durumum çok iyi" falan diyen, herkesin kafasında bir ev, bir düzen hissi yaratan Semra'nımın evini görünce...
İşte insan buna şaşırıyor.
Ve dikkatinizi çekiyor mu; herkesin dilinde bir "samimiyet", herkes "hakikat"ten söz ediyor. Geçenlerde Sanem Çelik'e "Aliye"deki başarısı soruldu. "Samimiyet" dedi. Nasıl yani? Rol yapıyorsun orada. Aliye karakterini canlandırıyorsun. Samimiyet ne ayak?
Bu memlekette mi böyle? Yoksa dünya da çıldırıyor ve biz de dünya ile birlikte mi çıldırıyoruz? Reklamlardaki "ideal" karakterlere benzemek için mi? Dizilerdeki gibi hayatlara yaklaşmak için mi?
"Görünen" ile "gerçek" arasında illa ki fark vardır ama sanki her geçen gün bu fark biraz daha artıyor. Niye?
İnsanlar "görünen" ile "gerçek" arasındaki farkı uçuruma dönüştürürlerse, gün gelir kendi yarattıkları bu uçuruma düşerler.
tubakyol@yahoo.com
|
|
|

|