|
BAŞINA BUYRUK KIZLARIN 'ARKA SOKAKLARINDA':
Neler oluyor?
Hürriyet Pazar eki, röportajı doğal olarak kocaman kocaman duyurmuş:
"Birlikte ilk röportaj!"
Mustafa Erdoğan ve Gülben Ergen, Sema Denker'e ilk röportajlarını vermişler. Allah mesut etsin, belli ki mutlular. Birbirleri hakkında küçük dedikodular yapmışlar röportaj sırasında. Ergen, eşinin sabah asabiyetini anlatmış tatlı tatlı. Erdoğan da Gülben'in neyine "sinir olduğunu" söylemiş. Neyine peki?
"Biraz başına buyruk! Bazen, bazı kararları benim adıma da alıyor ve uyguluyor. İşte buna sinir oluyorum. Bir de ekranda belli formatlara giriyor. Evde nasıl davranıyorsan öyle ol, diyorum. Gülben Ergen yapma kendini, diyorum"
Niyeyse buna takıldı gözüm bütün röportajda.
Aman kastı aşmasın!
Sözler, yazılı hale geldiğinde mimiklerden, ses tonundan, bakışlardan ayrıldığı için anlamı ağırlaşabilir. Birincisi bu. İkincisi de, bir köşe yazarı söylediklerinizden iki cümle çekip "yazı konusu" yaptığı zaman, o cümleleri anlatacağı bir meselenin vesilesi haline getirdiği zaman vaziyet keskinleşebilir. Vaziyet kastı aşmasın, kalpler kırılmasın, baştan söylüyorum.
Kadınları bildiğim için söylüyorum; kadınları, kelebekmiş gibi sevmek lazım. Kanadına dokunduğun zaman solacağını bilerek! Kimi kadınları, hayatında olduğu için hayata teşekkür ederek sevmek lazım; değiştirmeye çalışmayarak. Her "formatını", her halini "aldım, kabul ettim" diyerek... Çünkü zaten, hele hayatta bir şeyleri becermiş bir kadınsa söz konusu olan, emin olun, mümkün olanın en iyisini, elinden gelenin en iyisini yapmıştır zaten. Bozuk, kırık bir yeri varsa da, bırak artık öyle kalsın. Kadınları Jean Paul Belmondo gibi sevmek lazım:
"Onlar şarkı söylerler ve etrafta neşeyle gezinirler!"
Sırf bunun için, bana sorarsanız, hayata teşekkür edip fazla kurcalamamak lazım. Çünkü kadınlar, kurcalandıklarında bozulan canlılardır.
Sözleşmeyi bozar gibi...
Bir kadın tek başına bir isim edindiyse, işler becerip, hayatın bir yerinde ayakta kalmayı başardıysa doğal olarak, pek tabiidir ki başına buyruk olacaktır. Baştan hayatın birçok buyruğuna uymamış olduğu için, bunun sonucu olarak başına buyruktur. Bu durumu sevmeyi öğrenmek, o kadını sevmenin yarısıdır zaten. Bunu seveceksin. Bunu sevmiyorsan, dönüp kadını düzeltmek yerine kendine şöyle bir bakacaksın. Zaten o kadını alışmadığın türden bir kadın olduğun için sevmedin mi? Niye artık alıştığın kadınlardan biri olsun ki?
Hem kaç erkek bir kadınla birlikte olmaya başladığında kişiliğinin ana arterlerini değiştiriyor acaba? Bir kadına deli dolu, tuhaf, karmaşık, inişli çıkışlı, kararlı, güçlü olduğu için âşık oluyorsan işin gerisi genellikle bir kadına aynı sebeplerle âşık kalmakla ilgili. Baştan "zor" bir kadını sevip sonra da "Çok zorsun" demek... Bazen küçük bir ihanet gibi geliyor bu bana. Sözleşmeyi bozmak ya da kadın tarafının bilmediği yeni bir madde eklemek gibi sözleşmeye. Oysa sözleşmeler ilk imza atıldığı haliyle kalır yürürlükte olduğu sürece.
Bir de şöyle bir şey yok tabii: Şu tarafını beğeniyorum, ama şu tarafını biraz değiştirmeye niyetlendim! Maalesef insan, parçalanıp yeniden monte edilebilecek bir varlık değil. Parçalandığı zaman tekrar aynı biçimde bir araya getiremeyeceğin bir makine. Bu sebepten kadınlar, erkeklerin "tamir etme merakına" uygun değildir esasında. Belki de kadınların üzerine yazmalılar "Tamir edilemez!" diye...
ecetem@hotmail.com
|
|