|
İstanbul'u kaplayan sis...
ÇARŞAMBA gecesi buğu, bulut, duman karışımını andıran, beyazımsı yoğun bir sis perdesi; evin bütün pencerelerini dışarıdan perdeleyip kapatmıştı.
Ne komşu yapıların ışıkları görünüyordu, ne de her gece canavar gözü benzeri projektörlerini yakan, yüz metre yüksekliğindeki inşaat vincinin lambaları...
***
Kim bilir yollarda ne zincirleme kazalar oluyordu o sırada...
Gelebilen ambulanslar, gelemeyen ambulanslar...
Gecenin sisleri içinde yaralanmış acı çekenlerin; ne Putin'le yapılmış anlaşmalar umurundaydı o sırada, ne de ABD'nin Tempel Kuyrukluyıldızı'nı vurmak için özel bir füzeyle gönderdiği bomba...
Bazen dünya, kendi hayatımızı sıkıştırıveren bir mengeneden ibaret kalır...
Dişimiz ağrırken de öyle; ayağımızı ayakkabı vurduğunda, yahut borçlar gırtlağımıza çıktığında da öyle...
***
Bir sis, bir sis ki, tam anlamıyla gözün gözü görmediği...
İstanbul'un ünlü sisleri...
Tevfik Fikret'in, yüz yıl önce yazdığı; siyasal ve toplumsal bir bulaşık suyu siklonuna uğramış İstanbul'u hançerleyen, öfkeli ve çaresiz "Sis" şiiri (güncel dile aktarmaya çalışarak):
Sarmış yine ufuklarını acılı gamlı inatçı bir duman
Bir beyaz karanlık ki, hiç durmadan çoğalan
***
Eski bir İran efsanesine göre, tahta yeni çıkan genç bir Şah; ülkenin bütün bilgelerini toplayıp, kendilerinden "insanlık tarihini" yazmalarını istemiş.
Aradan geçmiş 20 yıl... Nihayet bilgeler 40 deve yükü kitapla dönüp gelmişler Şah'ın sarayına.
Şah:
- 40 deve yükü kitabı okuyup inceleyecek zamanım yok, benim demiş; şunu biraz daha özetleyip getirin...
Aradan geçmiş 10 yıl... Bilgeler 2 deve yükü kitapla gelmişler bu kez saraya...
Bir hayli yaşlanan Şah:
- Benim, demiş; 2 deve yükü kitabı okuyacak zamanım da kalmadı artık; gidin biraz daha özetleyerek getirin şunu...
Ve aradan geçmiş 5 yıl... Bilgeler bir eşeğe yükledikleri koca bir kitapla dönmüşler Şah'ın yanına...
Ne var ki, Şah da artık yatakta, son yolculuğuna hazırlanmakta.
- Biriniz, demiş; özetleyiversin kulağıma "insanlık tarihini"; hiç değilse öğrenmeden ölmeyeyim...
Bilgelerin en yaşlısı, Şah'ın kulağına eğilmiş:
- Doğdular, acı çektiler, öldüler, demiş.
***
Fikret'in "Sis" şiiri de, aynı karamsarlıklar içinde, gümbürtülü lav püskürtmeleriyle sürüp gider:
Milyonla barındırdığın insan arasından
Kaç alın vardır çıkacak tertemiz parıldayan?
Örtün, evet, ey trajedi... Örtün evet, ey şehir;
Örtün ve müebbed uyu, ey zamanın rezillikler dizisi!
***
İnsan ömrü 30-32 bin gün; algılaması kolay değil, kendi koşullanmalarını çok aşan değişimleri...
Hele hele, ölüm tümörünün dürtüklediği, yeryüzünden geçerken "Tanrı'nın gölgesiymiş gibi", "ihya ve imha" etme gücünü elinde tutabilme ihtirasları...
***
Panzehir ise, matematiğe dayalı saydam bir "rantabilite" berraklığında...
Koşullanmalardan kurtularak araştırmak gerekir; 1529 1. Viyana kuşatmasıyla; 1683 2. Viyana kuşatması, Osmanlı egemenliği için, ekonomik açıdan rantabl mıydı, değil miydi?
Rantabilite denklemi bozulduğunda; ülke egemenlikleri de toz olur, birey yaşamları da...
***
Sanırım, çağdaşlık tılsımının saydam bir "rantabiliteden" geçtiğini en derinden algılamış beyinlerimizden biri, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök...
Dünkü "Star" gazetesinin sürmanşetten verdiği, Yasemin Güneri'nin haberi şöyleydi:
"Nereden buldun asker?"
Org. Özkök TSK personelini mercek altına alıyor ve yüzbaşı düzeyine kadar tüm subayların, eşleriyle çocuklarınınki de dahil, "mal bildirim açıklama formu"nu, eksiksiz doldurmalarını istiyordu.
Genelkurmay Başkanı Org. Özkök'ün girişimi, bir saydamlık devrimidir.
***
Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesindeki termik santral bacalarına, 6 yıldır filtre takılmaması nedeniyle, insanların evlerinden dışarı çıkamamasına gelince...
Santraldan sorumlu kişiler, kendi özel işletme rantabiliteleri hatırına; Türkiye'nin evrensel rantabilitesini bozmakta ve bütün bu ters kurnazlıklar, "insani gelişmişlik" açısından, Türkiye'yi 177 ülke arasında 88'inci basamağa düşürmekte...
***
Savaş yenilgisinden çok daha beterdir ekonomik yenilgi...
Yüz yıl önce Tevfik Fikret'i, karamsar bir öfkenin fırtınasıyla şahlandıran "Sis"in öz mayasında saydam bir rantabiliteden çok uzak, ekonomik yenilgilerle; politika asansörlerinde zafer arama patolojisi yatmada...
***
Marmara, adalar, ufuklar sislerle kaplı... İstanbul'un "sarmış yine afakını bir dud-ı muannid".
Ve İclal Aydın'ın, bir yıl kadar önce gittiği Tayland'da kıyı yollarındaki bir gece gezintisinde karşılaştıkları fuhşa itilmiş küçücük erkek çocuklar ve onların turistlere sokulmaları:
"- Beni ister misin bayım?"
İclal Aydın şöyle sürdürüyordu yazısını:
"...O küçük erkek çocuklar tüysüz bacaklarını gösterebilmek için pantolonlarının paçalarını sıvıyorlardı...
Gecemiz, gezintimiz zehir olmuştu..."
***
Tek çözüm, saydam ve evrensel bir rantabilitede... İnsanlık tarihinin "doğdular, acı çektiler, öldüler" diye özetlenmemesi için...
21. yüzyılın, politik tatavaları çok aşan bir rotası...
c.altan@prizma.net.tr
|
|