
|
|
|
 |
|
|
Türkiye ve Rusya
Türkiye ile Rusya arasındaki kültürel işbirliği henüz profesyonelce yürütülmüyor. Kurumlaşma noksan. Üniversitelerimizde Rusya tarihi, hukuku, dini kurumları, iktisadi ve coğrafi yapısı konusunda ciddi araştırmalar yapacak kürsüler ne yazık ki hâlâ yok
Fax: (0312) 427 20 64
On üçüncü yüzyıla kadar tarihi Rusya'nın hafızasına Türkler, Poloveç yani Kumanlar sayesinde kazınmıştır. 13'üncü yüzyıl başlarında kendilerine önderlik eden Tatar adlı bir kabilenin ardından Asya havalisinin bütün Kıpçak Türk kabileleri Rusya'yı istila etti. Altınordu Hanlığı dedikleri devletlerinin hakimiyeti iki yüzyıl kadar sürdü. Altınordu'yu asıl tepeleyen bir başka Türk cihangiri Timurlenk oldu. Parçalanan devletin izleyicileri olan Kazan ve Astrahan hanlıkları 16'ncı yüzyılda Rusya tarafından ilhak edildi. Üçüncü parça Kırım Hanlığı'ydı. 15'inci yüzyılda Osmanlı'ya tabi olması onun talihi oldu. İki yüzyıl daha çevreye hükmetti. Rusya'yla kavga etti; Polonya ve Litvanya gibi kendisiyle birlikte Avrupa sahnesinden silinecek devletlerle müşterek bir tarih yaşadı.
18'inci yüzyıl sonunda Rusya bütün Doğu Avrupa'nın hakimiydi. Türkiye'yle hiç bitmeyen bir didişme onun tarihinin ana noktasıydı. Rusya'nın kardeş saydığı ve kurtarmaya niyetlendiği Güney Slavları Türkiye'nin uyruğuydu. Kırım, Kafkasya ve Orta Asya hanlıklarındaki Türk kavimler de Rusya'nın hakimiyetine geçmişti. Osmanlı padişahı halifeydi ve Karadeniz'in kuzeyindeki Müslümanlar arasında padişah olarak anılarda yaşıyordu. Bütün Rusyaların çarı ise Slav milletlerin beklediği kurtarıcıydı ama II. Aleksandr'ın orduları Bulgaristan'a girdiği an işin sihri kayboldu. Kurtarıcı ordunun subayları "Biz Bulgar köylülerini kurtardık ama bizim mujikleri kim kurtaracak?" diye mektup yazıyorlardı evlerine. Doğrusu Rusya'nın Türkleri de batılılaşan Rusya sayesinde batılılaşmaya başlamıştı. Bir tarafın köylüsü öbür tarafın ise aydını kurtarılmaya muhtaç durumdaydı.
Putin Türkleri anladı; sade ve açık bir politika izliyor
19'uncu yüzyılın son savaşı 1877-1878 Osmanlı-Rus harbi oldu. Ruslar Aya-Stefanos yani Yeşilköy'e kadar gelmişlerdi ama perişan durumdaydılar. Ordu hastalık ve kıtlıktan dökülüyordu. Bütün Avrupa karşılarına dikilmişti. Türk imparatorluğunu sevdiklerinden değil, Rusya'dan nefret ettiklerinden... Üstelik sevdikleri kardeşleri Bulgarlar, Başbakan Stanbulof'un kişiliğinde Alman-Avusturya blokuna yatıyor ve Rusya'yı hayal kırıklığına uğratıyordu. Dünya feministlerinin ünlülerinden ve sonraki Sovyetler'in büyükelçilerinden bayan Kollontay Bulgaristan'daki Rusya komiserinin kızı olarak bu dönemin havasına hatıralarında yer veriyor. II. Abdülhamit gibi dünyayı son derece iyi kavrayan bir hükümdar ve onun kadar akıllı olmasa da Rus ruhuna inanan III. Alexander iki devlet için barış ve sanayiden ve maariften daha hayırlı bir süreç olmadığını anladı. Balkanlar'da Rus diplomatları cirit atıyordu. Kafkasya ve Orta Asya'da da Osmanlı konsolosları... Her iki taraf da birbirinin pan-İslamizm ve pan-Slavizminden korkuyordu; iyisi mi barış yaşasındı.
20'nci yüzyılda kavga etmedik. 1920-1922 arası müşterek düşmanlara karşı bir ittifak dönemimiz var; tıpkı 18'inci yüzyıl sonunda Napoleon'a karşı birleşen Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya'nın Yedi Adalar Cumhuriyeti'ni kurması gibi... Stalin devri ve II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye için bir kabus oldu. NATO kurulduktan sonra da Rusya güneyindeki komşudan rahatsız oldu. Gerilime girmek komşular için hiç hayırlı değildi. Rusya ve Türkiye, Avrupa'yla Asya ile olduğundan ve olacağından daha tutarlı ortaklıkları olduğunu anladılar. Zaten asıl o dünyalar ile iyi geçinmek için birbirleri ile işbirliği yapmaları gerekiyor. Putin bu yüzyılın büyük devlet adamı olduğunu gösterdi. Rusya tarihinin zeki adamlarından ama asıl önemlisi düzenli ve kariyerinin icaplarına bir Prusyalı gibi uymayı bilen nadir Ruslardan. Karşısındaki Türkiye başbakanı da kim ne derse desin bu milletin önemli bir vasfına sahip; açıklık ve dostluk gördükçe derhal anlıyor ve ona göre hareket ediyor. Putin Türkleri anladı, sade ve açık bir politika izliyor. Son gezide Annan Planı'nı desteklediğini açıkladı. Ermenistan sorununda da Türkiye'nin kilit rolünü benimsediğini belirtti.
Bu yaklaşımlar ülkemizin Avrupa Birliği ve ABD karşısındaki konumunu güçlendirmektedir. İktisadiyatımız yıldan yıla katlanarak gelişiyor. 1990'ların başında dahi kim derdi ki 10 milyar doları aşkın bir ticari akış söz konusu olacak. Rusya'nın merkezinde iş merkezleri kuruluyor. Tabii Odalar Birliği'nin başındakiler ve başbakanlığın bürokratları ananevi sarsaklıklardan birini daha gösteriyor; Türk-Rus işbirliğinin duayenlerinden biri olan Şarık Tara heyete ve ziyaretlere davet bile edilmemiş.
Burada bazı sorular ve sorunlar akla geliyor. Rusya-Türkiye kültürel işbirliği amatörce ve halk tipi gidiyor. Kurumlaşma noksan. Hâlâ hiçbir üniversitemizde Rusya tarihi, hukuku, dini müesseseleri üzerinde çalışan, iktisadi-coğrafi etütler yapan kürsüler dahi yok. Başbakanımız gelecek yılı Rus-Türk ortak kültür yılı olarak ilan etmeyi önermiş. İnşallah öyle olur. İstanbul'da Tarlabaşı Caddesi'nde kurulan İspanyolların Cervantes Kültür Merkezi'ne gıpta ile bakıyorum. Gençlerimiz İspanyolca lisan kurslarını dolduruyor. Pekiyi, Rusların Puşkin Enstitüsü nerede ve niçin Moskova'da Türk Kültür Enstitüsü diye bir sempatik bina yok. Görülüyor ki karışık evlilikler, gençlerin gidip gelmesi, tercümelerin ve orijinal araştırmaların sayısını yeterince artırmıyor ve iki ülke birbirini el yordamı ile tanımaya devam ediyor.
|
|
|

|
|