|
Atkı
Cat Stevens çalıyor, eski, sarıksız haliyle, teypte: "Bebeğim, vahşi bir dünya bu!"
Öyle sanıyorduk. Sanıyorduk ki koparıp atacak etimizi. Biz, kılıcımızla kendimizi koruyacağız koruyabildiğimiz kadar. Her şey çok sert geçecek sanıyorduk. Uzun atkılarımız, ağzımızı burnumuzu içine gömdüğümüz büyük paltolarımız vardı. Sanıyorduk ki, bir büyük ringde, yüz yüze, sert, yumruk yumruğa bir kavga olacak bu. Biz-Ben ya yenecek ya yenilecek, ama hakkıyla bir mücadele olacak. Herkesin elinde kılıç olacak. Hatta silahları karşı taraf seçse bile biz, atıp uzun atkılarımızı omzumuzdan şöylece, "Sorun yok bayım!" diyeceğiz.
Centilmence geçecek maç. Güçlü olan ayakta kalacak. Ölen ölecek; cesedimiz hiç değilse yakışıklı olacak. Hiç değilse onurlu bir düello olacak bu. Çünkü şöyleydi:
Bebeğim, vahşi bir dünya bu!
* * *
Oysa vahşi bir dünya değil bu. Vahşetin de bir haysiyeti, adaleti var kendine göre. Bu, sinsi, sümsük, sümüksü, yıvışık, mıyırdanan, zırıldanan, salyalı öpen, pembe, beyaz, terli elleriyle elinizi "arkadaşça" sıkan bir dünya. Hiç düello olmuyor. Şöyle yumruk yumruğa giremiyorsunuz. Şöyle adam gibi davet edilmiyorsunuz dövüşe. Çoğu kez sessiz bir gerilimle yiyip bitiriyor sizi. Berbat, ikiyüzlü, poker oyuncuları gibi... Errol Flynn gibi bile değil yani.
Sonunda siz de, kavga edecek kimseyi bulamamış bir Gerard Depardieu gibi, kocaman ellerinizle, kocaman elleriniz iki yanınızdan sarkarak öylece kalıyorsunuz. Karşınıza çıkıp dövüşseler mesele değil. Ama hep ringin dışındalar. Hep sessiz. Hep kaçak. O kocaman adamlar nasıl o kadar küçülüp girebiliyorlar o küçücük hesapların içine. Ne akrobasi! Ne esneklik! O kocaman adamlar kemikleri alınmış etler gibi yumulup kendi etlerine nasıl ufalabiliyorlar bu kadar... Yumruk atacak kadar büyüklükte bir gövde bile bulamıyor insan bir süre sonra ringin karşı köşesinde!
Vahşi bir dünya değil bu. Keşke öyle olsa! Et ete çarpışsak keşke. Şiddetin de bir asaleti vardır. Şiddetsiz, Shakespeare'in Iago'su nasılsa öyle!
* * *
Şimdi bir yerde, kendini hayata, vahşi bir hayata hazırlayanlar varsa bilsinler ki, maalesef hiç de vahşi değil hayat. Böyle ikiyüzlü bir İngiliz asilzadesi gibi içinizi yiye yiye bitirmeye çalışıyor sizi. Yumruklarınızı elinizden alıyor önce. Sonra yaralanmaya, yok olmaya karşı olan cesaretinizi. Atkınızı boynunuzdan almaya, onunla boynunuzu kırmaya çalışsa yine iyi. Atkınızdan konuşmaya başlıyor Iago'lar. Uzun uzun atkınızdan konuşmaya... Öyle ki bir süre sonra atkınızın, alıp başını gidecek hali kalmasın istiyorlar. Açıklanmış bir atkı olsun artık, açıklanarak lime lime edilmiş!
Eğer bir yerlerde kendini vahşi bir hayata hazırlayan birileri varsa öğrenecekleri tek bir şey var: Atkılarını konu dışında tutmayı öğrenmek! Çünkü bir gün atkıyı alıp gitmek gerekebilir. Bir gün insanın atkısından başka bir şeyi kalmayabilir. O zaman işte o kocaman, uzun, yünlü kumaşı şöyle omuzdan öte tarafa atıp yıvır yıvır konuşmaların arasında, masadan kalkıp şöyle demek gerekebilir:
"Sorun yok baylar! Her şey buraya kadar!"
Mühim not: Önümüzdeki pazartesi görüşmek üzere. Esenlikler diliyorum.
ecetem@hotmail.com
|
|