|
 |
|
|
Hocayı bırak, kendine bak!
Geçen hafta sonu Türkiye Kupası maçlarında yaşadığımız ve tanık olduğumuz olaylar çok çarpıcı biçimde gösterdi ki, Galatasaray da, Beşiktaş da aynı hastalıkla malüldür :Yönetim becerisi .
Galatasaray eğribüğrü, tutarsız tat ve keyif vermeyen bir futbolla Bursaspor'u yeniyor. Bu, rövanşı olmayan bir kupa maçı. Artık unuttuk futbolun kalitesini, skorların esiri olduk. Hele kupa maçı ise ortada bir olmak - olmamak meselesi var, demektir. İçeriğe değil, tabelaya bakacaksınız, maalesef!
Tabela Galatasaray'a tur atlatıyor. Ama o ne? Galatasaray taraftarı anlaşılmaz bir refleksle Petre'yi görülmemiş bir protestoyla oyundan ihraç etmeye kalkışıyor. Düğmeye kim bastı, Petre nefreti hem de takım turu alıp cebine koyarken nereden patladı, bilinmiyor.
Bilinen, Ümit Karan'ı ve Saidou'yu istemeyip gönderen Hagi'ye karşı Petre kozuyla diş göstermek. Taraftarın Hagi'ye karşı nefreti ve güvensizliği yok. Aksine ona karşı derin bir sempati ve güven duygusu var. Peki o taraftar gruplarını organize eden kim? Elbette Hagi'nin sert ve uzlaşmaz kişiliğine karşı kendi ikna yeteneğini ortaya koyamayan, onunla uzlaşamayan kişiler. Bu kişiler hepimiz biliyoruz ki, Galatasaray yönetiminde önemli unvanlarla koltuk işgal ediyor.
Günlük pansuman
Hagi'yi işbaşına getiren yönetim. Onun tercihlerine karşı duramayan, onunla uzlaşamayan yine bu yönetim. O uzlaşmazlık sonunda - haklı ya da haksız - Hagi'yi isyan ettirdi. İsyan gece yarılarına kadar uzayan zoraki yönetim toplantılarına acil transfer operasyonlarına yol açtı.
Galatasaray'ın sorunu anlaşıldı ki Hagi değil, yönetimdir. Galatasaray'ı 100. yılında bir türlü rayına oturtamayan, yönünü belirleyemeyen, hayalleri gerçeğe dönüştüremeyen, kendi içinde de tutarlı bir bütünlük sergileyemeyen yönetim..
Özhan Canaydın sürekli artan, yenilenen ve derinleşen sorunlarla karşı karşıya kalan Galatasaray'ı böylesine günlük pansumanlarla daha ne kadar taşıyacak onu bilemiyoruz. Ama herhalde Galatasaray genel kurulunun ona soracağı soru ve vereceği bir karar olmalıdır.
Yıldırım Demirören ve arkadaşları hiç hesaplamadıkları bir zamanda işbaşına gelip, Beşiktaş'ta apar topar panik halinde transferler yaparak (menajerlerin gazına gelerek) uyumsuz, tutarsız bir kadro oluşturdular. Del Bosque bu kadronun başına son anda bulunan bir formülle geldi. Üç İspanyol yardımcısıyla birlikte Real Madrid dışında kendine yeni bir yaşam ve meslek alanı kurarken tanımadığı, hesaplamadığı bir şoka girdi.
Uyuşmazlık
Takımı da Türkiye'yi de tanımakta geç kaldı. Bir Türk yardımcı istemedi. Bu saatten sonra olsa da yarardan çok zarar getirir. Ama görüldü ki tüm iyi niyetimize ve sabır kültürümüze rağmen Del Bosque ile Beşiktaş bir kan ve doku uyuşmazlığına uğradı. Hedefler birer birer düştü. Şimdi bu Del Bosque ile ve bu kadro ile Beşiktaş geleceğini organize edebilir mi?
Maalesef onu en çok anlamaya çalışan bir spor gazetecisi olarak ben de düş kırıklığına uğramış durumdayım.
Galiba Beşiktaş'ta da bir yönetim sorunu söz konusu. Demirören ve arkadaşları öncelikle kendi içlerinde tutarlı, ilkeli ve başarılı olmak zorundalar. Ya yönetim anlayışlarını yeniden gözden geçirecekler ya da kongreye gidip, genel kurula soracaklar.
Hagi ve Del Bosque'yi eleştirmenin, yargılamanın bu saatten sonra hiç bir yararı yok. İki teknik adam gitse de sorunlar sürecek. Canaydın ve Demirören artık aynaya bakmalı ve kendi yüzlerini görmelidir.
Gülünç eleştiri
Yılmaz Erdoğan durup durup "düt" dedi... Nerden esti ise biz spor gazetecilerine, spor medyasına "tam göbekten" yüklendi.
Koca koca göbekli adamlar hiç spor yapmıyormuşuz da, basın tribünlerinde koltuklarımıza gömülüp ahkam kesiyormuşuz.
Sanatçıdır, sempatiktir, bizi güldürmekle meşguldür ama bu son çıkışı - içinde haklı görüşler de taşısa - biraz haddini aşıp, kendine yeni bir gündem yaratma çabası gibi geliyor bana.
Yılmaz Erdoğan, sen her gösterinden, her filminden önce çok becerikli düzenlenmiş bir medya fırtınasıyla maşallah gemini pek güzel yürütüyorsun. İnsan böylesine yapay dalgalarla kendisini yükselten denize böyle pislik atabilir mi? Spor gazetecileri göbekleriyle değil beyinleriyle icrai sanat ediyorlar. Bizim düşüncelerimizi eleştir. Beynimizden devreye gir. Bu göbekle uğraşma gülünçlüğünü bırak. Örneğin, Kaan Kural kardeşimin göbeği hepimizden büyüktür. Ama eleştirebilirsen onun basketbol ve spor görüşlerini eleştir.
Yeni bir medya pazarlamasına gereksinim duyuyorsan git kendine başka olaylar yakala.
Bizi güldür, ama sakın ha gülünç olma.
Uğur'un baklası
Uğur Yıldırım nihayet dilinin altındaki baklayı çıkardı ve milli forma için Hollanda'yı tercih ettiğini açıkladı.
Elbette global bir çağda bir futbolcunun yaşadığı ülkeyi ve milli takım seçimindeki tercihini eleştiremeyiz. Bu seçme hakkına saygı duymamız gerekir.
Uğur Yıldırım'ı, Hollanda tercihine yönelten olay Antalya'da yaşandı.
Milli takıma davet alan dünya harikası (!) frikikçi çocuğumuz Ersun Yanal'dan doğrudan ilk onbir garantisi istedi.
Böyle garantiyi kim verir? Böyle bir talep ne kadar sporcu ruhu içerir! Ersun Yanal'dan yüz bulamayınca gitti Hollanda'dan astar istedi. Umarım orada hayallerince forma giyer. Hollanda Milli takımında sürekli yer bulabilir mi, onu bilemem.
Bildiğim bir şey var, sporcu olmayı öğreneceği en iyi yeri seçti.
Hayırlı uğurlu olsun.
agokce@milliyet.com.tr
|
|
|

|