|
Vitrini ve içeriğiyle cılbırlı bir potpuri...
Ufak tefek, yoksulca giyimli vücudu, omuzlarına kadar bıraktığı uzun siyah saçları ve kurabiye kadar yüzüyle karşımda oturmuş; çektiği çilelerle, içine düştüğü hayat çıkmazını anlatmaya çalışıyordu:
- 16 yaşındayken, kimseyi dinlemeden sevdiğim erkeğe kaçtım. Sevdiğim erkeğin, hırsızlıktan bir de sabıkası olduğunu sonradan öğrendim. Evlenir evlenmez, bana pamuk ve tütün toplamak için köylü kadınlarla birlikte tarlalarda çalışmam gerektiğini söyledi.
"- Peki, sen ne yapacaksın, dedim?
"- Ben erkeğim, dedi, ya evde yatacağım, ya kahveye gideceğim...
Aramızda kavga çıktı:
"- Ben de seni zehirlerim, dedim.
Beni dövmeye başladı. Dayak canıma tak etti. Yeniden eve döndüm. O sırada annem öldü. Babam, annemin benim yüzümden öldüğünü söylemeye başladı ve o da başladı beni dövmeye. Derken beni, hali vakti yerinde yaşlıca bir adama verdiler.
Soruyorum:
- Şimdi kaç yaşındasın sen?
- 27, diyordu.
* * *
4 günlük bayram süresinde, tatil gidişi ve dönüşünde trafik kazalarında ölenlerin sayısı, bu yıl da 80'i geçmişti. Yaralananların sayısı ise 300'ü buluyordu.
Bayram tatillerindeki ölümcül kazalarla ilgili olarak yapılan uyarılar, kimseyi etkilememişti.
* * *
Ufak tefek, yoksulca giyimli vücudu, omuzlarına kadar bıraktığı uzun siyah saçları ve kurabiye kadar yüzüyle, karşımda oturmuş; sürdürüyordu çektiği çilelerle, içine düştüğü hayat çıkmazını anlatmayı:
- İkinci evliliğimde de, kocamla anlaşamadık. Adam, anladı benim kendisini hiç sevmediğimi:
"- Bu iş yürümeyecek, ayrılalım, dedi.
Ben de:
"- Peki, dedim, ayrıldık.
Babam yeniden evlenmişti. Yeni annem, bana çok öfkeliydi. En sonunda beni evden kovmaya kalktılar. O sırada, ben de, bir gençle nişanlanmaya çalıştım. Genç, parasal olanaklarını genişletmek için İstanbul'a gitti. İstanbul'da, eniştesiyle arasında miras kavgası çıkmış. Eniştesi de, öldürmüş onu.
* * *
Dünkü Milliyet'in manşetinde, "Doğu ve Güneydoğu'da kadına ortaçağ zulmünün sürdüğü" belirtiliyor ve "Kerpiç damda işkence dramı"nın ayrıntıları şöyle sıralanıyordu:
"Burun ve parmak kesme, aç bırakma, saç kazıma, vücuda kezzap damlatma".
* * *
Karşımda oturmuş evliliklerini anlatan 27 yaşındaki genç kadın:
- Evde beni ne üvey annem istiyordu, ne babam, diyordu. Tek umudum olan yeni nişanlım da, İstanbul'da öldürülmüştü. Ne gidecek bir yerim vardı, ne yapacak bir işim. Komşular beni, yalnız yaşayan bir adamla evlendirdiler.
Soruyordum:
- 3'üncü evliliğinde kaç yaşındaydın?
- Sanırım 19 filan...
- Sonra ne oldu?
- 3'üncü kocamla 7 - 8 yıl kadar sürdü evlilik. Ondan iki çocuğum oldu. Ancak ondan da boşanmak zorunda kaldım. Sabahtan akşama içiyordu. Ne eve baktığı vardı, ne bana, ne çocuklara. Evlerde hizmetçilik yapmaya gidiyordum. Bütün geçim yükü omuzlarıma binmişti.
* * *
Ta 3. Selim'den bu yana "Nizam-ı Cedit", "Tanzimat", "2. Meşrutiyet", "Cumhuriyet inkılabı"nın çizmeye çalıştığı çağdaşlık imajı ile; Türkiye'nin gerçek yüzü neden bir türlü örtüşmüyor; siyasal nutuklar bir yanda, kayıt dışı çalıştırılan çocuklar bir yanda; içi boşaltılan bankalar bir yanda, "Türk'e Türk propagandası" bir yanda; ezilen kadınlar bir yanda, "Müslüman'a İslam propagandası" bir yanda; ilkel kurban kesimleri bir yanda, uydurmadan açılan üniversiteler bir yanda, trafik kazaları bir yanda kalıyordu?
Şayet önümüzdeki 20 yıl içinde Rusya, Türkiye'den daha önce AB üyesi olursa, bunu kimse şaşırır mıydı?
İnanın şaşırmazdı.
* * *
Çünkü Türkiye, "biz-onlar" yarımını; ya "Garbın cebini zalimi affetmedim seni; Türküm ve düşmanım sana kalsam da tek kişi" öfkelenmesinde olduğu gibi, "Türk ırkçılığı ve emperyalizm" üstüne oturtmaya çalışıyordu; ya da "Müslüman-Hıristiyan" ayrımcılığı üstüne...
Oysa gerçek ayrım "köylülük-kentlilik" arasındaydı. Resmi tören ve görüntülerde kentli taklitçiliğiyle, kentli olunamıyordu.
* * *
Köylü kalabalığına karşı, çobanlık etmeye meraklı, saydamlıktan ödü kopan, hırslı siyasetçiler vardı tepelerde....
Ve hiçbirinin aklına, ne 1402'de Ankara Savaşı'nda Timur'a tutsak düşüp, bir yıl sonra da 43 yaşında ölen Yıldırım Beyazıt'ın mezarını yaptırmak geliyordu; ne de Gazi'nin babasının mezarını yaptırmak...
Ya tüm dünyaya posta koyma babalanmalarıyla avutuluyordu köylü kalabalığı; ya kentli toplumlara kıyasla, Müslümanlığın erdemleriyle...
* * *
27 yaşında üç kocadan ayrılmış 2 çocuklu genç kadın ise:
- Bahçe işlerini, çiçek yetiştirmeyi çok seviyorum, diyordu. Hayatımı yeniden kurmam gerek ama, bilemiyorum nasıl yapacağımı. Erkekler de bana hiç güven vermiyorlar...
* * *
Kimbilir daha böyle kaç milyon bireysel trajedi yaşanıyordu Türkiye'de?
Neyse ki bunların bir bölümü, artık yansımaya başlamıştı medyaya; bu da bir aşamaydı...
c.altan@prizma.net.tr
|
|