|
 |
|
|
Sarmısaklı bir sentez
Chick Corea, büyük flamenko gitaristi Paco de Lucia'nın grubu Toucshtone ile birlikte çıktığı konser turunda, yaşadığına bin şükrettiren bir caz-flamenko senteziyle kucaklıyor insanı...
washington
İnsana "Ölsem gam yemem gayrı" dedirten anların sırrı, taşıdıkları o müthiş yaşama sevincinden başka ne olabilir ki? Böyle anlardan sonra bize ölümün bile artık hüzün getirmeyeceğini söyleten, aslında hayatın güzelliği karşısında duyduğumuz şükran değil mi? "Gam yemem" derken, o en yaşanılası yüzünü bir kez daha bize çeviren hayata, hiç ama hiç bitmemesini istediğimizi fısıldamıyor muyuz aslında? Ölümlülüğün derin hüznü önünde, bir an'ın güzelliğine sığınıp avunmuyor muyuz?
Benim böyle anlarım çoktur. Kafamda Nazım'ın sesiyle "Ölsem gam yemem gayrı" diye başlar, ama hemen sonra "Hele bir de..." diye pazarlığa girişirim mavi, kırmızı, mor karışımı bir bulut olarak düşlediğim geleceğimle.
Geçen hafta sonu, Washington'ın en sevdiğim yerlerinden Blues Alley'de, kocam ve iki arkadaşımla böyle bir an'ı yaşadım.
Chick Corea, 2005'teki konser turunu Washington'dan başlattı.
64 yaşındaki Corea'nın 40 yıldır yaptığı hiçbir şey sıradan sayılamaz gerçi, ama bu turu, benim için sıradışı kılan şey, Corea'nın yanında, büyük flamenko gitaristi Paco de Lucia'nın grubu Touchstone'un da olması.
Birlikte, 1982'nin o mükemmel "Touchstone" albümünden alıntılarla ve ona eklerle yaptıkları flamenko ruhlu caz... Benim, bu ritme tutkusunu "Bende Arap-Endülüs kanı var" diye açıklayan bir anneden miras genlerime işlemiş bir müzik.
Chick Corea'nın yanına, basta Carles Benavent, davulda Tom Brechtlein, perküsyonda Rubem Cantas, saksofon ve flütte ise Jorge Pardo'yu alarak yaptığı müziğe uyruk uydurmak zor. Afrika'dan yola çıkıp İberik'te uzun süre konaklayan, sonra Karayipler'e uzanan, Küba'da mola vermişken Brezilya ile epey bir haberleşen ve nihayet Kuzey Amerika'da yerleşen melez mi melez bir yaratık bu. Kanı, damarında yavaş akanlara göre olmayan, sarmısaklı bir sentez.
"Sarmısaklı" demem boşuna değil. Chick Corea, Blues Alley'deki konsere sahnenin yanıbaşındaki masalarda yiyip içmemize bakıp "Harika! Yediklerinizin kokusu burnuma geliyor. Sarmısağın ağız sulandıran kokusu" diyerek başlıyor.
Corea, annesinin istisnasız her yemeğe taze sarmısağın suyunu sıkmasını anlatırken, sadece bir kadını ve bir mutfağı değil, yatak odalarını da, mahalleleri de, geceleri de, denizi de boyuyor gözümüzün önünde. Annesinden yola çıkıp sarmısağın ipiyle farklı farklı kuyulara inen bu delişmen piyanist, trompetçi babasının yanı sıra, Charlie Parker ve Dizzie Gillespie dinleyerek, 6 yaşında da piyanist Bud Powell'ı keşfederek girdiği caz kulvarında, neden klasik müzikten Latin ritimlerine, Bulgar halk şarkılarından flamenkoya birçok etkiyi özümseyerek ilerlediğini, bu anlattıklarımın hiçbirine değinmeden, tek cümleyle özetliyor: "Lezzetlerin buluştuğu bir yer var."
Güzel ve gizemli bir genç kadın olan spor muhabiri arkadaşımız Jess, Blues Alley çıkışında, sarmısak sohbetini biraz uzattığını fark eden Corea'nın "Müzik değil, konuşma yapmaya geldim buraya" diye kendisiyle dalga geçtiğini hatırlatıp "Keşke" diyor, "gece boyu konuşsa, nelerden etkilendiğini anlatsaydı uzun uzun."
Ama ben, Corea'nın sadece onu dinlemeye gelenlerle değil, kendisiyle de bir diyalog havasındaki sohbetinin yerini, ilhamın nice görünmez kaynaklarının katılımıyla sonsuz permütasyonlara erişen bir kentete bırakmasından memnunum.
"Neo flamenco" akımının öncülerinden Madridli Jorge Prado, tenor saksofonda nefes kesebiliyor. Yolu flamenkoya çok sonradan varmışsa da, "flamenko basın yaratıcısı" sayılan Barselonalı Carles Benavent, flamenkonun gitardan basa transferini cümle cümle anlatır gibi çalıyor. Rubem Dantes ile Tom Brechtlein'i birlikte, perküsyon ve davulda atışıp oynaşırken izlemek, biri Brezilyalı diğeri Long Island'lı bu iki ayrı kuşağın adamını Corea'nın ve Lucia'nın müziğinde buluşturan yere de yaklaştırıyor sizi.
"Ölsem gam yemem gayrı" asıl bunun sonucu zaten. Sadece yaşanarak değil her seferinde yeniden yaratılarak yapılan bir müziği yaşamaktan kaynaklı. Bir tür rahim içi tanıklığı bu. Yaradılış anına bir bakış.
Sonrasında, içimden "... yemem gayrı" der demez, "Hele bir de Hannah'yı bir caz kulübünün ortasına bırakıvereyim de" diye başlıyorum bulutumla pazarlığa.
Eh, daha Hannah 2,5 yaşında ama yine de bakarsınız, onu cazcıların içine atmak, o kadar da zaman almaz. Varsın almasın.
Ben nasıl olsa başka bir "Hele bir de..." bulurum kendime. Hayata asılmanın bahanesi bitmez. Yeter ki, sarmısak kokusunu alsın burnumuz.
Yazara e-mail
|
|
|

|