|
Aldatma efsanesi
Dün yine bir manşetteydi. Aldatma mevzusu. Gazeteleri birkaç yıldır ele geçiren bu "aldatma efsanesi" nedir? Birkaç yıldır periyodik olarak aldatma konusu dile getiriliyor türlü neşriyatta. Hatta "Eşinizin sizi aldattığını nasıl anlarsınız?" gibi eğitici-öğretici yazı dizileri bile hazırlandı. Ve hatta memleketimizin en şöhretli kadınlarından Hülya Avşar mevzu üzerine dizi dahi çekti. Gazeteleri, televizyonları suçlayacak, "Ne banal!" gibi bir laf geçirme operasyonuna girişecek değilim.
Sadece merak ediyorum: Türkiye aldatma konusuyla neden bu kadar çok ilgileniyor?
Acaba Türkiye'de de evlilik müessesesinin kutsiyeti miyadını mı dolduruyor?
Diğer bir başka merakım ise gazetelerde, televizyonlarda adı geçmeden, lafı bu kadar çok edilmeden önce de çiftler arasında aldatma "suçu" bu kadar sık işleniyor muydu acaba? Televizyon olmadığı, gazetelerde yatak mevzuları neşredilmediği vakitlerde de insanlar bu kadar sık "kötü kadınlarla", "kötü adamlarla" yatıp kalkıyorlar mıydı?
En baş gündem maddesi bu değil mi hep son yıllarda? Bu durumda ya daha çok aldatıyor/aldatılıyor olmalı insanlar ya da bu konudan bahsetmeyi daha çok sever hale geldiler. Her ikisi de doğru olabilir, üçüncü bir seçenek olarak, elbette.
Kâğıt "patronlar"
Öyle bir dolandı ki bu aldatma mevzusu şahsi ve toplumsal gündemimize, diyorum ki bi' kereliğine bari olsun feshedilse şu evlilikler, insanlar ne rahat edecekler! Bir müesseseyi, dökülen sıvalarını ellerle yeniden yerine yamamaya çalışarak ayakta tutacaklarına, bi' rahat bırakıverseler kendilerini, bu kadar telaşe bir yatış kalkış trafiği olduğuna göre, demek herkes herkesle... Ne bileyim öyle geliyor bana. Sanki yasaklarla büyüyen bir açlık yavan, açgözlü bir "sayı yapma" kültürüne dönüşüyor etrafta.
Yetinme, kanaat etme kültüründen, "daha çok, daha hızlı, daha renkli" hayatların reklamının yapıldığı bir başka kültüre geçişte sanki bir kadınla bir erkeğin (ya da iki erkeğin veya iki kadının) arasındaki bağlara da değdi akıp giden, köprülerin altından akan sular. Kadınlar ve adamlar, kalplerinden ilkin ıslanıp vuruldular. Bu ilişkiler, doğaldır, olur, o kadar diplerden bu kadar yüzeylere çıkınca, aniden su yüzüne çıkan dalgıçlar gibi, vurgun yiyip sakat kaldılar. Neremize koyacağız artık sevgimizi, sevdiğimizi; kuşe kâğıda "aşk modelleri", bize kendimiz gibi yaşayacağımız bir şey bırakmadılar. Eskiden -belki hâlâ vardır bir yerlerde- dikiş dergileri vardı. Kadınlara kendilerine dergide fotoğrafı gösterilen elbiseleri dikmek için "kâğıt patronlar" verirdi. Şimdi öyle işte, kâğıtlar patronumuz oldular. Gazete-dergi kâğıtlarından kesilen patronlarla kadınlar ve adamlar, kendi bedenlerine uygun, resimlerdekilere benzeyen hayatlar kesip kalplerini kâğıtlara göre iyice biçtiler. Teğelleyip uçlarından diktiler. Arkadan sarkması önemli değil astarın, nasılsa fotoğraflarımız cepheden çekildi.
Seçmek-seçmemek
Birini seçmek, ömür geçirmek için seçmek, doğal olarak başkalarını seçememek demektir. Tıpkı bir yoldan gitmeye karar verdiğinizde, diğerinden gitmiş olsanız başınıza neler geleceğini merak edip durmak gibi, doğal olarak, merak edip durursunuz, onu değil de başkalarını seçmiş olsanız neler yaşayabileceğinizi. Bu yüzden başta daha, birini seçmeyi ya da seçmemeyi seçmek lazım. Her yola, bir ötekine yetişmek endişesiyle dalmak, tam birini tutturmuşken diğerine bir uğrayıp gelmek... Bunun adı aldatmak olamaz aslında. Bunun adı, olsa olsa, telaşe memurluğudur. Nefesinizi kesecek, sonunda herhangi bir yolda başınıza bir şey gelmesine izin vermeden tam ortada sallanmak olabilir...
Yine de bilemiyorum. Acaba evlilikler bir süreliğine feshedilse, acaba bu kadar merak ederler miydi insanlar evlenmediklerini... Ya da o anda ilk merak edecekleri, o anda yanında olan insanın nerede olduğu mu olur? Bilemedim doğrusu...
ecetem@hotmail.com
|
|