|
 |
|
|
Kafayı takmak!
Başbakan Tayyip Erdoğan'ı geçen akşam NTV'de izliyorum. Makul şeyler söylüyor. Bunda belki Murat Akgün'ün aşırı nezaketi de rol oynuyor.
Daha çok üslubuna dikkat ediyorum Erdoğan'ın. Bazı cümlelerini bir kenara yazıyorum. Özellikle medyayla ilgili olanları. Bunları söylerken bakışlarını, yüz hatlarını inceliyorum.
Çok açık:
Hoşlanmıyor medyadan.
Basına kızıyor Erdoğan da.
Şu sözlerini not ediyorum :
"Kim ne derse desin, kim ne yazarsa yazsın."
Bu cümle bana Özal'lı yılları çağrıştırıyor. Özal'dan ne kadar çok dinlemiştik bu sözü. Erdoğan'ın Özal'ı ne kadar beğendiği, onu aşmak istediği malum. Ama Özal'ı her bakımdan ille de örnek alması mı lazım diye düşünüyorum.
Erdoğan'ın başka cümleleri:
"Medya yazıyor!"
"Medya gerilimi seviyor."
"Medyanın yapmaması lazım."
Eleştiriden pek öyle hazzetmeyen bir siyaset adamının dokundurmaları. Ya da gazeteci olarak hiç de yabancısı olmadığımız bir üslup... Belki de hiç değişmeyen, klasik politikacı üslubu...
Basına, medyaya karşı siyasetçilerin tutumu genellikle benzeşiyor. Bu konuda farklı olmak gibi niyet ya da merakları yok. Gerek duymuyorlar iktidara gelince. Bir süre sonra koltuğu sevmeye başlıyorlar çünkü. Demirel, "İktidar koltuğu ısıtır, çabuk alışır insan o koltuğa" demişti, Mesut Yılmaz'ın ilk kez başbakan olduğu günlerde...
Olabilir.
"Ben iktidarım, ben muktedirim!" duygusu, zamanla siyaset adamını kendi kendisiyle çok fazla dolu hale getirebiliyor. Aynı zamanda yakın çevrenin günlük deyişle dolduruşu başlıyor.
Bu konuda bir zamanlar Özal'la ilgili ne çok yazdığımı düşünürken, Başbakan Erdoğan'ın bir cümlesi daha kulağıma takılıyor:
"Asla şımarmayacağız!"
Keşke...
Çünkü iktidar şımarıklığı, sarhoşluğu iyi bir şey değil. Yanlış yaptırır, yoldan çıkarır. Özal bu şımarıklığı yaşamıştı. İki kez açık ara kazandığı seçimlerle, cumhurbaşkanlığıyla ve başbakanlık hevesleriyle bütün kötülüklerin kaynağı olarak neredeyse hep bizleri görmüştü. Perde arkasından medya savaşları bile başlatmıştı.
Erdoğan daha yolun başında!
17 Aralık'a kadar iyi geldi.
Elindeki 'yol haritası'na neredeyse harfiyen uydu. AB ile uyum, demokratikleşme ve insan hakları, Kıbrıs ve müzakere tarihi... Elbette IMF ile uyum ve ekonomide yapısal değişim reformları... Enflasyonun kırk yıl sonra yenilmesi, altı sıfırın atılıp YTL'ye geçilmesi...
Evet, küçümsenmeyecek başarılar.
Hatta büyük başarılar...
Türkiye kaybolan yıllarından sonra her şeyin başı olan 'siyasal istikrar'ı yakalamaya başladı. Ekonomide güven yıllar sonra ilk kez içte ve dışta uç verdi.
Ama Erdoğan şunu unutmasın:
Bugün yer yer küçümser edayla, sesinde ve yüz çizgilerinde belli belirsiz alaycı titreşimlerle eleştirdiği o medyanın kararlı desteği olmasa, Erdoğan ve AKP hükümeti 17 Aralık'a kolay kolay gelemezdi.
Bu hiç göz ardı edilmesin.
Şunu da bir kenara yazın:
17 Aralık bir son değildir.
Bir başlangıçtır.
Güç olan, asıl bundan sonrası. Çünkü bundan sonrası sadece ezber değil, aynı zamanda vizyon, yaratıcılık ve yine siyasal kararlılık gerektiriyor. Çünkü bugüne kadar daha çok yasalar çıktı. Şimdiyse uygulama zamanı! Onun için asıl zor olan şimdi başlıyor.
Avrupa Birliği projesi bugün Türkiye'nin elinde her alanda tepeden tırnağa değişimi öngören bir modernleşme projesidir.
Yeni 'yol haritası'dır.
Buna uyacak mı Erdoğan?
Kararlılıkla asılacak mı?
Ekonomik reformları bugüne kadar yaptığı gibi popülizme itibar etmeden sürdürebilecek mi? Ya da örneğin 'Zorunlu din dersi'ni kaldıracak mı? Laikliği yerli yerine oturtup devleti, Alevilik dahil bütün din ve inançlara gerçekten eşit mesafeye getirebilecek mi? Nüfus cüzdanlarındaki din hanesini iptal edecek mi? Siyasetçiler için de etik yasası çıkarabilecek mi? 'Milletvekili dokunulmazlığı'na dokunabilecek mi? Sadece bazı yasa değişikliklerinden ibaret olmayan Kürt sorunu konusunda ne yapacak? Ya türban, başörtüsü...
Yapacak o kadar çok şey var ki.
Sayın Erdoğan, bu nedenle kafayı sakın medyaya takmayın.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|
|

|