Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 28 Şubat 2005 / Pazartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Kariyerim      Business      Arabam      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Bush ve Avrupa

"Dudak bükmenin demokrasiye yararı yok."
Brian Brivati'nin, 26 Şubat'ta "Guardian" gazetesinde yayımlanan makalesinde verdiği ana mesaj bu.
Kingston Üniversitesi profesörlerinden, 20'inci yüzyıl Avrupası'nın siyasi evrimi üzerine çalışmalarıyla tanınan Brivati, esas olarak Avrupa soluna seslenirken, Irak'ta ve Ortadoğu'da "demokratikleşme" sürecine "sosyal demokrat" katkı çağrısı yapıyor.
Brivati, yazısına "Solun, 1945'ten bu yana liderliği elden bıraktığı hiçbir alan, son on yılda zulmü özgürlüğe nasıl dönüştürebileceğimizi gösterme konusundaki başarısızlığından daha vahim olmamıştı" diye başlıyor ve yeni Irak'ın yapılanmasının Bush yönetimine terkedilmemesini istiyor.
Bu yazı, Türkiye'de kendisini "sosyal demokrat" sayan ya da siyasi etiketi ne olursa olsun demokratik ve sosyal adaletçi bir toplum düzenine inanan herkes için küçük bir hazine niteliğinde.
Ben Brivati'nin, Irak özelindeki "toprak bütünlüğünü koruyan ve güçlü merkeze sahip federasyon; Kerkük için özel statü; mümkün olduğunca seküler bir anayasa; neoliberal model yerine sosyal - piyasa ekonomisi" gibi spesifik önerilerini de önemsedim. Ancak burada ayrıntılara girmeden "sol" perspektiften yazdığı birkaç gözlem ve uyarıyı alıntılamakla yetineceğim:
"Iraklılar kendilerini demokrasiye adayıp diğer alternatifleri reddedecekler mi? Yanıtı bilemeyiz, ancak şunu biliyoruz ki bu tartışmayı etkileyen, belki sadece işin kıyısındaki Blair'in sesi dışında hiçbir kayda değer ortanın solu ses yok. Bush demokratikleşme anlayışını ilk olarak ortaya koyduğunda, sol dudak büktü. İlericiler, Bush'un araçlarına bugün hala karşı çıksalar bile, Afganistan, Irak ve Filistin'deki seçimler sonrasında, Bush'un amaçları konusundaki görüşlerini gözden geçirmelidirler."
* * *
"Önümüzdeki dönemde çifte sınav söz konusu. Birincisi, mümkün olduğunda çok kişinin bu ilk oy kullanma deneyiminden güç alarak demokratik yönelimli bir Irak fikrine daha fazla sahip çıkmasını sağlamak. İkincisi, Irak'ı, zulmün hükmündeki bu bölgede bir demokrasi meşalesi olarak kullanmak, ki bu açıdan (Irak'ta yapılacak) anayasanın olabildiğince liberal olmasını ummaktan başka çare yok. Solun anti - Amerikan at gözlüklerini çıkarmasının ve Ortadoğu'daki seçmenlerin niçin katkımızı beklediğini görmesinin zamanıdır: Özgürlüğü ve demokrasiyi kurmak için."

Karışık bilanço
Washington, Başkan Bush'un geçen hafta üç ülkeyi ve Başbakan Erdoğan'la ayaküstü sohbetini de sayarsanız tam 33 liderle görüşmeyi kapsayan dört günlük Avrupa turundan kısmen memnun. Bir Beyaz Saray kaynağı, bu kısmi memnuniyeti, "Köprülerin tamiri önemli ölçüde sağlandı mı? Sağlandı. Ama (Avrupa ile) aramızda hala bazı fay hatları yok mu? Var" diye açıklıyor.
Görüştüğüm diğer yetkililer ise, "Savaş baltaları gömüldü" gibi klişeleşmiş metaforları ya da Şansölye Schröder'in genelde asla yapmamasına karşın Bush'u Mainz'da havaalanına giderek karşılaması gibi özel jestleri geçip işin özüne geldiklerinde, İran, Irak ve Suriye konularında Atlantik'in iki yakasında "hedef ortaklaşması" olduğuna dikkat çekiyorlar. Ancak aynı ortaklaşmanın yöntemlerde tam bir anlayış ve hareket birliğine yansımadığı da kesin.
Dahası, AB'nin Çin'e karşı Tiananmen Meydanı olaylarından bu yana uygulanan silah ambargosunu kaldırma kararı, ABD ile Avrupalı müttefikleri arasında ciddi bir pürüz oluşturdu. Öyle ki, anlaşmazlıkları kapalı kapılar ardında bırakma özenindeki gezi koreografisi bile, Çin sıkıntısının ortalığa dökülmesini engelleyemedi; Bush, "Çin ile Tayvan arasındaki stratejik dengeyi bozar" diye karşı çıktığı adımın atılması halinde, Kongre'nin de Avrupa'ya silah satışlarını sınırlayabileceğini söyledi.
Çin tartışmasını, AB liderlerinin ABD'ye karşı rüştlerini ve birliklerini ispat psikolojisinin bir göstergesi sayanlar çok Washington'da. AB'nin İran'la pazarlık konusunda ABD'nin en baştaki itirazlarına rağmen bildiğini okumasını aynı bakışla değerlendirenler de var.
Ancak yönetim kaynakları, İran'ın nükleer silaha sahip olmasının önlenmesi gereği üzerinde AB troykası (İngiltere, Fransa, Almanya) ile ABD'nin tam bir görüşbirliği içinde olduğunu ve bunun Bush'un Avrupa gezisinde teyid edildiğini belirtiyorlar.
Onlara göre, Chirac, Schröder ve Putin'in Bush'la görüştükten sonra, kameralar önünde İran'ın nükleer silahlanmasına karşı net mesaj vermeleri, ABD Başkanı'nın başarısı.
Avrupalılar ise, Bush'a "İran, Irak değil" dedirtmiş olmaktan memnun. Atlantik'in doğu yakası, ABD'nin İran'a karşı kapsamlı bir askeri harekata girişme gücünde olmadığına inanmış görünüyor. Zaten İran konusunda Chirac ve Schröder'in Bush'a asıl telkini, "nükleer silahtan vazgeçmesi için Tahran'a iktisadi teşvik sağlanmasına itiraz etmemesi" oldu. Daha önce bu yaklaşıma kesinkes karşı çıkan Bush'un şimdi "bunu düşüneceğini" söylemesi, Paris ve Berlin'de "ilerleme" sayıldı.

Halklarla dayanışma
Washington'ın "Avrupa ile uyum işaretleri" gördüğü iki önemli konu, Irak ve Suriye. Bush, Irak konusundaki kavganın ve kızgınlıkların unutulması yönünde özellikle Chirac'la ciddi mesafe kaydetti. Ancak Nato'nun Iraklı güvenlik güçlerinin eğitimine 2.5 milyon dolarlık bir katkıdan söz etmesi, ABD'nin beklentilerini tatmin etmiyor.
Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesi için, geçen eylülde BM'den karar çıkartan ABD ve Fransa, Hariri suikasti ardından da ortak söylemi sürdürdüler. Gerçi ABD'nin Suriye'ye karşı daha sert tavır ve Hizbullah'ın "terörist" ilan edilmesi gibi talepleri, Fransa'dan (ve AB'den) onay almadı ama, Washington "AB ile, Şam'ın 1559 sayılı karar karşısındaki tavrını izlemek ve duruma göre yaptırım için BM'ye gitmek için anlaştığını" söylüyor.
Ancak, Irak ve Suriye konusunda Bush yönetiminin elini asıl güçlendiren, Avrupa'nın dikkatini çekmeye çoktan başlayan ve Türkiye'nin de daha fazla sahip çıkması gereken şey halkların sesi.
30 Ocak seçimleri, Iraklıların kendi geleceğini belirleme bilincini dışa vurdu; Hariri suikasti, Lübnan'da Suriye sultasından kurtulma talebini canlandırdı; Filistin - İsrail eksenindeki olumlu açılımlar, teröre karşı tahammülsüzlüğü artırdı. Bütün bunlar, bölgemizde reformdan, barıştan ve demokrasiden yana bir halk soluğunun işaretleri.
Bir Beyaz Saray yetkilisi, "Transatlantik ortaklığın başarısının ölçütlerinden biri, son tahlilde, bu ortaklığın geniş Ortadoğu'da demokratikleşmeya sağladığı katkı olacak" diyor.
Brian Brivati'nin başta değindiğim makalesi de, işte asıl bu nedenle önemli. AB ile ABD arasındaki ayrımlar sürse de, demokratikleşme gündemine dudak bükmenin aslında politikasızlık olduğu ve demokrasi isteyen halklara yarar getirmediği giderek daha fazla anlaşılıyor.

ycongar@erols.com
Yazarın eski yazılarına ulaşmak için tıklayınız






Taha AKYOL
Sosyal bilim ödülleri
TÜRKİYE Bilimler Akademisi (TÜBA) bu yıl sosy...
Çetin ALTAN
Dışında ve içinde olduğumuz sorunlar
Biz Hindistan'da doğsaydık, Hindistan'daki so...
Yasemin CONGAR
Bush ve Avrupa
"Dudak bükmenin demokrasiye yararı yok."
Faik ÖZTRAK
Rekabet gücü kayıt dışı istihdamla korunuyor
Geçen hafta yayımlanan 2004 yılına ait hane h...
Hasan PULUR
Atatürk'ün ölümü...
"SON Padişah Vahideddin"in sonunu geçen cumar...
Ece TEMELKURAN
Amerikan karşıtı ırkçılık
'Rus Salatası'nın, Amerikan filolarının kıyıl...
Yaman TÖRÜNER
Roche soruşturması ve düşündürdükleri
Geçen haftaki bir yazımı Roche soruşturmasına...
Osman ULAGAY
ABD, Türkiye'yi ne zaman vuracak?
Son zamanlarda hortlayan bir modaya uyarak Tü...
Güngör URAS
Vanlı Nuriye kazanıyor, 10 kişi yiyor
Antalya'da "Grow Fide"nin 6 bin metrekarelik ...

© 2005 Milliyet