Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 01 Mart 2005 / Salı  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Kariyerim      Business      Arabam      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
'Krizde mevduatı yapılandırmayı da tartıştık'

Milliyet Busıness'in, 'Şubat Krizi'nin dördüncü yıl dönümünde gerçekleştirdiği toplantıya katılan Devlet eski Bakanı Kemal Derviş, sorumluluğu üstlendiği o günlerde karşı karşıya kaldığı en büyük problemin borç sorunu olduğunu anlattı. İlk defa bu toplantıda, borçları yeniden yapılandırma, başka bir ifade ile bir kısmını ödememe seçeneğinin de gündeme geldiğini açıklayan Derviş, "O günlerde her seçeneği düşündük. Ancak bunu çok küçük bir takım olarak aramızda tartıştık. Ve hızla zorunlu bir borç ödememe yaklaşımının, bankalardaki mevduatı da yapılandırmak anlamına geleceğine, bunun da ülkeyi daha büyük bir krize sürükleyeceğine karar verdik, 'bunu yapamayız' sonucuna vardık. Borcu gönüllülük çerçevesinde yönetmek yaklaşımını benimsedik. Zamanın Başbakanı ve Başbakan Yardımcısı'yla bu konuları kısa da olsa tartıştık ve daha ayrıntısına girmeden böyle bir seçeneğin düşünülmemesini söylediler" dedi

MİLLİYET BUSINESS

Milliyet Business'in, 'Şubat Krizi'nin dördüncü yıl dönümü dolayısıyla düzenlediği toplantının ana konusu, Türkiye'nin 320 katrilyona dayanan borç sorunuydu. Türkiye'nin bu sorunu aşmak için hangi seçeneklere sahip olduğu tartışması; Devlet eski Bakanı Kemal Derviş, o dönemde ekonomi bürokrasisinin en kilit isimlerinden biri olan Hazine eski Müsteşarı Faik Öztrak, Milliyet ekonomi yazarları Güngör Uras, Osman Ulagay, Hürriyet yazarı Ege Cansen, iktisat hocası Prof. Dr. Baran Tuncer katıldı. Krizi yöneten isimlerle, en yakından izleyen ekonomi yazarları, hocalardan oluşan bu tartışmacı kompozisyonu, yalnızca geçmişi tartışmadılar, aynı zamanda önümüzdeki dönemi de masaya yatırdılar.

Şubat krizinin 4. yıldönümünde, o dönemde alınan kararlar içinde borçlanmada farklı yol izlenebilir miydi? Ya da o dönemdeki seçenekler neydi? Türkiye bugün de borç sorunsalı ile karşı karşıya. Bugünkü yol izlenebilecek en iyi yol mu? Alternatifler ne olabilir?
KEMAL DERVİŞ: Makroekonomik politika ile borç yönetimini bir bütün olarak tartışmalı. Borçları döndürmeye, ödemeye karar verdiğinizde, düşünsel açıdan tutarlı bir makroekonomik çerçevede hareket etme zorunluluğu var. Eğer borçları kısmen döndürmemeye karar verdiyseniz, makroekonomik çerçeve de farklı olur. Bu özellikle faiz dışı fazlayı (FDF) saptarken önemli. 'Borçları da döndürelim, ancak maliye politikasını bundan bağımsız yürütelim' demek mümkün değil. Oyuncuların devlet borçlarının bir kısmından vazgeçmeye zorlayan bir yaklaşım, alternatif bir yaklaşımdır. Bu, Türkiye için doğru bulmadığım yaklaşımdı, ancak tartışılması gerekir; 'Hayır, yarısını ödeyebileceğiz ve buna dayanarak da FDF'yi yüzde 6.5 değil yüzde 3 kabul edeceğiz, kamu harcamalarını ona göre artıracağız' demek düşünsel olarak tutarlı olabilir. Bu alternatif politikayı da bir bütün olarak ele alıp tartışmak gerekir. Biz o günlerde her seçeneği düşündük. Ancak bunu çok küçük bir takım olarak aramızda tartıştık. Ve hızla zorunlu bir borç azaltma yaklaşımının ülkeye zarar vereceğine, daha da büyük krize sürükleyeceğine karar verdik, 'bunu yapamayız' sonucuna vardık.

'El konulsaydı kıyamet kopardı'
Borç stokunun GSMH'ye oranını ölçü olarak kabul ettiğimizde 2000 sonlarında yüzde 80'e varan borç oluşmuştu. Oran bir ara yüzde 90'a çıktı. Bizdeki faiz ve borç ödemesinin GSMH'ye oranı bir tür dünya rekoruna yakındı. Bu işin birinci boyutu... Türkiye'de Hazine bakanlığının sorumluluğunu kabul ettiğimde ilk düşündüklerim arasında, elbette 'bu borcu azaltarak yapılandırmak mümkün mü' sorusu vardı. Ancak borcun niteliği ve politik ortamı değerlendirdiğimde zorunlu yeniden yapılanmanın mümkün olmayacağı görüşüne vardım.
Bir kere borcun yüzde 60'tan fazlası Türk bankalarına idi. Bu aynı zamanda mevduat, yani devletin vatandaşa borcu demek. O bankalara olan devlet borcunu azaltır, vadeyi uzatır ya da faizi azaltırsanız bankalar mudilerine de ödemeleri hiç değilse kısmen sınırlamak zorunda kalacaktı. Dolayısıyla iç borcu azaltarak yeniden yapılandırmak demek mevduatı da azaltarak yeniden yapılandırmak anlamına geliyordu. Bunu çok önemli bir konu olarak vurgulamak istiyorum.
IMF ve Dünya Bankası borçları hariç - çünkü onları yeniden yapılandırmak çok daha zor - dış borcu yeniden yapılandırmak, iç borca göre daha kolay. Dış borcu azalttığınızda, dışarıya kaynak transferini kısıyorsunuz. İç borçta ise ülke içi transferi durduruyorsunuz. Aslında mevduatı yeniden yapılandırmak başka ülkelerin başvurduğu bir şey. Bazen son çare olarak kabul edilebilir. Ama toplumun tepkisi ve siyasi şartlar önemli. O günkü hükümet konuya haklı olarak politik fizibilite açısından da bakmak zorundaydı. Kurun çökmesinden sonra, o hükümet bir de mevduatın bir kısmına haciz koysaydı, herhalde politik kıyamet kopardı. Hükümet bıçak sırtındaydı. 'Mevduatı yeniden yapılandıracağız' denilse hükümetin yerinde duramazdı. Zorla olabilir miydi? Belki empoze edilebilirdi. Ama o gün bu çok çok zordu.

'Başbakan düşünmeyin bile, dedi'
Yeniden yapılandırma yapılsa herhalde uluslararası piyasalarda da büyük darbe yerdik. Darbeyi ne kadar sürede unutturabilirdik bilmiyorum. Ayrıca bunu yaparken elbette konvertibiliteye de son vermek gerekiyordu. Çünkü vatandaşın parasını yurtdışına göndermesine izin vermek olmazdı. Zamanın Başbakanı ve Başbakan Yardımcısı'yla bu konuları kısa da olsa tartıştık ve daha ayrıntısına girmeden onlar da böyle bir seçeneğin gerçekçi olmadığını, düşünülmemesini söyledi. Tüm bunlara karşın başka çare olmasaydı Türkiye borcu döndürememe krizine yuvarlanabilirdi. Ancak çare vardı ve bunu oluşturmak için elden geleni yaptık. Yani 'bu borç döner, ekonomi de büyümeye geçer, kriz başka şekilde atlatılabilir' seçeneği gerçekçiydi.
Seçilen yol düşünüldüğünde Türkiye'de milli gelirin (kayıtdışı dahil edildiğinde) görünenden daha büyük olduğunu unutmamalı. Bir de IMF ve Dünya Bankası'ndan büyük boyutta kredi alınabileceği düşünüldü. Bu sayede güveni sağlayıp kısa vadeli borçlar, mevduatı tehlikeye sokmadan ödenebilirdi. Şunu da ekleyeyim; o 20 milyar dolar gelmese finansal denge yeniden tesis edilemezdi. Kararlar düşünüp alındıktan sonra sapma olmazdı. Makro strateji tutarlı olmalıydı.

'Ek vergi düşündük, Meclis'ten geçmedi'
Son bir şey ekleyeyim: Önlem paketini oluştururken kriz döneminde döviz mevduatı olanlar ile krizden hemen sonra büyük likit pozisyonu olanlar çok yüksek kazanç sağladı. Toplumdan fedakârlık isterken bu kazançlardan da makul sınırlarda özel ek vergi almayı düşündük. IMF'yi de ikna ettik. Gerçi vergi numaralarının o dönemde henüz yaygınlaşmamış olması ve özellike repo gelirleri konusunda bilgi eksikliği öyle bir düzenlemeyi güçleştiriyordu. Düşündüğümüz hedefe kısmen uygun mevduat sigortasının artıran düzenlemeyi geç saatlerde Meclis'e ek önergeyle getirdik. Hükümet desteğine karşın yeterli sayıda milletvekili gelmeyince önerge gereken desteği bulamadı.
FAİK ÖZTRAK: 2001 krizi diğerlerinden farklı. Çünkü hem döviz hem bankacılık krizi yaşadık. 1999'daki kur çapasına dayalı program aslında sermaye hesabının açık olduğu ve bankaların dışarıdan kısa vadeli borçlanıp bunu kamuya vermenin geliştiği ortamda ortaya çıktı. 2000 sonlarına doğru faizlerdeki yükselişle birlikte yabancı sermaye kaçışı ve bankacılık sisteminin aktif tarafının çöküşüyle karşılaştık. Bankaların aktifi kamu kâğıdından oluşuyordu. Faiz yükselince aktiflerin değeri de düşmeye başladı. O dönem ciddi borç sorunu da vardı.

'Geyik ürkünce bir daha gelmiyor'
Bu açıdan bakıldığında, bankacılığın ciddi sıkıntıları, kamunun ciddi miktarlarda borçları var. Borcun önemli kısmı da iç borç. Yapılandırmaya kalktığınızda bankaların pasif tarafını (mevduat) da yapılandırmalısınız. Ayrıca kurun yükselmesi yabancı para cinsinden borçlanan şirketleri ciddi bir ödeyememe sorunuyla karşı karşıya bıraktı. Bu ortamda 'ben bu borcu ödemiyorum' dediğinizde çok uzun dönem borçlanma olanağı bulamayabilirsiniz. Finansal kaynaklar, geyiğin suyun kenarına gelmesine benziyor. Korkuttuğunuzda suyun kenarına gelmiyorlar. O politikayı seçtiğinizde çok uzun dönemi borçlanma yapmadan, eldeki borcu ödemeyi sürdüreceksiniz. Bu nedenle FDF belki de çok fazla düşmeyebilirdi. Ya da çok uzun süre çok yüksek FDF ile gitmek zorunda kalabilirdik.
Diğer önemli konu, mali sisteme güven. Bir kere bunu yaparsanız bankalarda mevduat tutma hevesi uzun süre gelmeyebilirdi. Bu büyüme açısından ciddi bir sorun. Konvertibiliteyi kaldırsanız bile uzun vadede şirketler aracılığıyla transfer fiyatlandırmalarıyla sermaye siz farketmeden dışarı kaçıyor. Sermaye kaçktıkça bu yük çalışana yıkılıyor.
Öte yandan 'Borçları ödemiyorum' dediğinizde Rusya ve Arjantin örneği veriliyor. Rusya zengin petrol kaynağıyla kendini kısa sürede toplayabildi. Arjantin'i sıkça örnek olarak veriyorlar ama Arjantin'in durumu hiç iyi değil. Geçen yıl yükselen piyasalar bir büyüme sağladı ama gelinen nokta ile geçen yıl yakaladığı büyümeyi karşılaştırırsanız Arjantin'in GSMH'si bu krizi yaşamadan önceki seviyesinden çok daha düşük. Üç konuya dikkat etmeniz gerekiyor; İlki programda adil olmalısınız. Bu nedenle sermaye üzerine ufak bir vergi koyarak herkesten eşit fedakârlık beklediğimizi göstermek istedik. O dönemde 'enflasyon yaratarak borcu indirebilirdiniz' denildi, yarattık ve indirdik.

EGE CANSEN: Döviz fiyatının artmış olması ölçme bozukluğu yarattığını ekleyeyim. Dövizdeki artış kamu borç stokunu çok artırdı.

FAİK ÖZTRAK: Evet. Ayrıca bankacılık krizinin iç borç stokuna yaptığı ilave kabaca 39 milyar dolar, toplam maliyeti de 47.2 milyar dolar olmuş. 39 milyar doların 21 milyarı kamu bankalarından 17 milyar doları özelden geliyor. Özel kesime bunun yükü de 7.9 milyar dolar kadar. Dolayısıyla Türkiye'nin 2000'deki borç stoku da gizli kalmış yükümlülükler nedeniyle doğru değil. 'Ödemiyorum' dediğinizde kamu bankalarındaki yüksek mevduatı da ödememeniz gerek O dönemde ödememenin 'çok daha sakıncalı' olacağını düşündük. Aslında bir miktar enflasyon ile FDF yaratıp kamu dengesi sağlanarak büyüme üzerinde vereceği olumlu etkiyle, kriz sonrasındaki çekingenlik nedeniyle artan tasarrufların yeniden tüketime dönmesiyle büyümenin başlayacağını, dolayısıyla borcun GSMH'ye oranının düşürülerek orada bir fırsat penceresi yaratabileceğimizi düşündük. Yeniden yapılandırma yapmadık mı yaptık. Hem niyet mektuplarında hem de açıklamalarımızda özel sektörün programa katkısına ilişkin ibare mevcut. Anlamı şu; özel kesim devlete olan borcunu gönüllü olarak uzatsın. Swap (takas) denilen operasyonla borcun vadesini uzatabildik. Fakat bu çok geç geldi.

KEMAL DERVİŞ: Ekonomik olmasa da bir başka boyut olduğunu eklemeliyim. AB ile müzakere sürecinde önemli noktadaydık. Konsolidasyona giden, bankalardaki tahvil sahiplerinin parasını ödemeyen bir Türkiye'nin müzakerelere başlaması mümkün olmazdı.

'Faizi yüksek, dövizi düşük tutma kültürü var'

GÜNGÖR URAS: Ege Cansen'in faizlerle ilgili üçlü yazısı vardı. Ege Bey bundan bahsetseniz iyi olur.

EGE CANSEN: Türkiye'deki iktisat anlayışıyla ilgili bir kanaatim var. Ekonomiyi yönetenler özellikle kamu kesiminde yönetenler 'faizi yüksek dövizi düşük tutma' konusunda kültürel miras sahibidir. Bir şey olduğunda faizi yükseltip dövizi bastırırlar. Bazen bana 'yok öyle bir şey' diyorlar. Ben de 'var' diyorum. Bilinçaltında devamlı faizi yükseltip dövizi bastırma dürtüsü var. Bir sürü örnek var. Mesela 1978 - 1979 döneminde döviz sıkıntısı vardı. O zaman bulunan yol DÇM (dövize çevrilebilir mevduat) diye bir şaklabanlıktı. Ben bizzat bu işi yapmış biriyim. Vahşi faizler ödedik. DÇM anlaşmalarını yaparken 'faizin şu olacak' diye anlaşılıyor sonra yurtdışından bankalara döviz tevdiat geliyor, bankalar da işadamlarına kullandırıyor. Reel sektör firmaları yurtdışındaki bankalarla anlaşılıyorlar. Onlar da 'Türkiye'de hangi bankayla bu işlemi yapalım' diye soruyorlar. Banka seçiliyor. Döviz bankaya geliyor ama, bankada kalmıyor. Merkez Bankası'na satılıyor. Böylece Merkez Bankası döviz pozisyonunu artırıyor.
O dönemde bir yabancı bankacıyla konuşuyoruz. Adam faiz şartlarını saydı ve sonunda da 'front - end fee yüzde 8' (işin başında ödenen caba faiz) dedi. Bu ne dedim. O da 'Bu da işin kazık tarafıdır' dedi. O zaman işler böyle yürüyordu.
Faiz ne olursa olsun yeterki döviz gelsin diye düşünülüyordu. Bunun en kötüsünü 1994 ve 2000'de yaşadık. Kur çıpasına başladık ve çıpa tarayana kadar hadiseyi zorladık. Gün geldi bir gecelik faizler yüzde 7 binlere çıktı. O zaman bile halen döviz fiyatını savunuyorduk. Ne oldu sonunda? 19 Şubat'ta hem döviz patladı hem de bütün o faizleri milletin sırtına yıktık. Bir tek amaç vardı: Döviz fiyatının artmasına izin vermemek. Bu, döviz fiyatını bastırma fikri sadece kur çıpası programında değil Türkiye'de hep olagelmiştir. Bunun bedelini de ülke yüksek faiz vererek ödemiştir.

KEMAL DERVİŞ: Katılıyorum söylediklerinize ancak biz 'döviz nereye giderse gitsin umurumuzda değil' diyecek bir yaklaşım içindeydik. Hatta Merkez Bankası'yla bazı zamanlarda tartışmalara gittik. Dövizi bastıralım diye faizi yükseltelim yanlış. Borcu döndürebilecek kadar faiz ödeme zorunluluğu döviz konusundan biraz ayrı bir konu. Yüzde 5 reel faiz gibi iyi bir faiz ile yeniden yapılandırabilseydik o ekonomik açısından tercih edilebilir bir yaklaşımdı.

GÜNGÖR URAS: MB gecelik yüzde 5'e indirecek faize yönelseydi, bankalar buna mecbur olduğu için. Hazine bu faizle bankalara satamazlar mıydı?

KEMAL DERVİŞ: O günkü şartlar içinde pasif sahiplerine (mudilere) yüzde 5 faizle vereceğiz desek bunu kabul ettiremezdik. Yastıkaltına ya da yurtdışına gidebilirdi. Uzun vadeli güveni vatandaşa vermek mümkün değildi.

FAİK ÖZTRAK: Mesele döviz fiyatlarını tutma meselesi değil. 25 yıldır devletin üst kademelerinde çalıştım. Her YPK toplantısında girdiğimde 'Başbakanlar döviz dengesinin durumu nedir' diye sorarlardı. Döviz dengesine hep çok önem verildi. Döviz sıkıntısı olmamalı, aksi halde denge bozulunca döviz krizi olmuş ve ardından ihtilal gelmiş.

EGE CANSEN: Bu büyük bir paradigma. Niçin devalüasyon krizi olsun ki? Çünkü döviz fiyatı bastırılmış. Bastırmazsanız döviz krizi olmaz.

FAİK ÖZTRAK: Bu doğru ama böyle bakılmıyordu. Teyit ediyorum sizi. 1997 - 98 Rusya ve Asya krizi oldu. O dönemde de faizi yükselterek dövizi çıkmasını engellemeye çalıştık. Ama 2000'deki durum farklı. Kur çıpasına dayalı istikrar programı var. MB, Para Kurulu gibi hareket ediyor. Faizler serbest kur tutuluyor. O oyundan zamanında çıkılmadığı ya da o oyuna - benim kanaatim gerekli hesaplamalar yapılmadan - girildiği için o gün faizler yüzde 7 binlere geldi. O nedenle döviz savunuldu. Ondan sonra kur serbest bırakılmasıyla birlikte nereye gidecekse gitmesine izin verildi ki piyasa rahatlasın. Başka türlü rahatlamaz. Bizim yaklaşımımız da o oldu.

'Borçla yapılmış rezervi kim yutar?'
EGE CANSEN: Bunu bir toplantıda Bakan Babacan'a da söyledim. Merkez Bankası süper faizli KMDTH (kredi mektuplu döviz tevdiat hesabı) diye bir icat çıkarıyor. Türkçesini bile anlamıyorum. Yüzde 11 - 12 gibi yüksek faizle yurtdışından döviz borcu alıyor. Sonra bunu Citibank'ta yüzde 1 - 2 ile tutuyor. Neymiş? Merkez Bankası'nın rezervleri güçlü görünecekmiş. Borçla MB rezervi güçlenir mi? Bu numarayı kredi derecelendirme kuruluşları yer mi?
Bence, Merkez Bankası'nın döviz rezervi spekülasyon yapmak isteyenleri tahrik eder. Merkez Bankası ikide bir çıkıp 'döviz fiyatını savunurum, bak şu kadar rezervim var' deyip duruyor. Benim teklifim şu: Hazine dövizle borçlansın. 'Devletin döviz geliri var mı' diye soruluyor. Devletin döviz gelirinin olması gerekmez. Ülkenin dövizinin olması yeter. 'Dövizle borçlanmayalım' diyoruz ama bankalar dışarıdan döviz kredisi alıp bunu TL'ye çevirip Hazine'ye satıyor. Burada dövizle borçlanmıyor muyuz? 'Devalüasyon olur bu risklidir' deniyor. Devalüasyon nerede olur? Cari açığı olan ülkede devalüasyon olur. Cari fazlası olanda olmaz.
Bugünkü kamu borçlarının esas kaynağı bütçe açığı veren popülist politikalar değil ödenen yüksek reel faizlerdir. Türkiye, son yirmi yılda borcunu yüzde 5 reel faizle çevirebilseydi toplam kamu borçları 50 - 60 milyar dolarda kalırdı. Gerisi faizdir. Yüzde 7 reel faiz ödense, 7'nin bileşiği 10 yılda iki katı, 20 yılda dört katı eder. 20 yılı tahlil edelim. Kamu borçlarının dörtte üçünün yüksek reel faizden kaynaklandığını göreceğiz. Herkes bunun bir rant olduğunu, yüksek reel faizlerden kaynaklandığını biliyor. Bu yüksek reel faiz ödendiği zaman üç servet transferi cereyan ediyor: Kamudan özele, fakirden zengine, yurtiçinden yurtdışına. Hatırlıyorum Habertürk, seçim öncesinde Başbakan Erdoğan'ı çıkardı. Orada, 'borçları ne yapacaksınız' diye sordular. Yanıtı; "Hoop diyeceğiz. Öteyeleyeceğiz" oldu. Derken dediğinden ürktü ve 'ama dış değil iç borçları' dedi.
Ben bunları 'Niye öteleme akla geliyor' diye anlatıyorum. Bugün Türkiye'de uygulanan para politikası 'örtülü kur çapası'dır. Ben yediğim ayvanın elma olmadığını biliyorum.

FAİK ÖZTRAK: Örtülü kur çapasının çok bilinçli bir strateji olduğu kanaatinde değilim. Bunun küresel bir boyutu da var. Asya krizinden bu yana ilk defa bizim gibi piyasalara bu kadar sermaye akıyor. Ülkelerin bir kısmı bunu dengeleyici tedbirler alıyor. Rezervini güçlendiriyor. Gelen parayı gelecekte sıkıntı olmasın diye içeri verip parasını değerlendirmemeye çalışıyor. Elverişsiz koşullarla aldığı borçlarını elverişli koşullularla değiştiriyor. Bazı ülkeler sermaye hareketlerine sınır koyuyor. Türkiye örtülü kur çapasından çok dünyada olan bitene sürekli seyirci kalması nedeniyle örtülü kur çapasındaymış gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Bu tehlikeli bir şey. İleriye dönük olarak dezenflasyonu bununla sağlamışsanız, bundan ileride çıkmak çok güçleşiyor.

EGE CANSEN: Son dört yılda, çok yüksek reel faizler verilmeseydi, TL'nin değerlenmesine bu kadar kafayı takmazdım. Biz, uluslararası finansmanın en kolay olduğu zamanda bile hâlâ cari açık verip yüksek faizle kamu borçlarını büyütüyoruz.

'İlk darbeyi yiyen ülkelerden olabiliriz'
OSMAN ULAGAY: Ben bu noktada olası bir tehlikeye işaret etmek istiyorum. İki yıldır Türkiye gibi 'yükselen pazar' diye tanımlanan ülkelere sermaye akışında bir hızlanma yaşanırken herkes bunun tırmanan bir trend olduğunu görüyor ve sonrasını merak ediyor. Bu eğilim bir noktada duracak ve tersine dönecek. O para o ülkelerden başka ülkelere kayacak. Bunu tetikleyecek gelişme büyük ihtimalle ABD'nin faizleri çok daha radikal artırma kararı olabilir. Bunun işareti geçen yıl verildi ve gelişmekte olan ülkelerin tahvilleri baş aşağı gitti. Böyle bir süreç başladığında sistem zayıf noktayı arıyor. Hangi ülke hassas konumda, ona bakılıyor. Böyle bakıldığında Türkiye yüksek cari açığı nedeniyle zaten dezavantajlı. Ayrıca jeopolitik riskler, ABD ile ilişkiler ve AKP hükümetindeki olası sarsıntılar dikkate alındığında ilk darbeyi yiyen ülkelerden biri olabiliriz. Bu nedenle şimdiki duruma bakıp "oh ne iyi, dışardan kaynak geliyor, rahatça borçlanabiliyoruz" diye bakmamalıyız bu olaya, olası riskleri hesaba katmalıyız. Bir de Ege Bey'e de şunu sormak istiyorum: Bugün bu reel faizleri nasıl düşüreceğiz, düşürmek için ne yapılması gerekiyor?

EGE CANSEN: Halkın tasarrufunun yüzde 50'si dövizde. Niye dövizle borçlanmıyoruz ki? Bu da garip bir paradigma. Deniliyor ki, bir ülke kendi parasıyla borçlanmak zorunda, çünkü devlet döviz basamaz. Ama icabında kendi parasını basabilir ve borçlarını ödeyebilir. Bir ülkede devlet sadece kendi parasıyla borçlanır ilkesi doğru değildir. Bu demode bir finansman yönetimidir. Eğer Türkiye dövizle borçlansa daha ucuza borçlanır, döviz bu kadar düşmez bu kadar da cari açık verilmez, bütçe açıkları da bu kadar büyük olmaz. Türkiye son üç yıldır daha fazla dövizle borçlanabilseydi (dış borçtan bahsetmiyorum, vatandaşlardan dövizle borç alınsaydı) bu kadar borçla karşı karşıya kalmayacaktı. Bugün dövizle 20 yıllık borçlanılsa, alınan en büyük risk faizin devalüasyon riski olur. Eğer vadeler uzun olursa döviz fiyat dalgalanmalarının anapara üzerindeki etkisi sıfır olur.

FAİK ÖZTRAK: Borçlanma tamam doğru ama Hazine'nin görevi hem ucuz hem de en az riskle borçlanmak. Kur riski meselesinin altını çizdiniz zaten. 'Dövizle borçlanalım' diyorsunuz, haklısınız. Ama bulabilirsek eğer. 1994'te Türkiye bunu denedi. 'Bankalar getiriyorlar paraları bize veriyorlar. Biz bunları aradan çıkaralım gidip dışarıdan borçlanalım' denildi. Ama olmadı. Çünkü politikalarınız güvenilir olmadığından kimse size uzun vadeli para vermiyor. 'Kısa vadeli verelim' diyorlar. Ama Hazine'nin dışarıdan kısa vadeli borçlanma lüksü olamaz.

EGE CANSEN: Türk halkı dövizi alıyor ve bunu Türk bankasında tutuyor. Ben bunu halk devlete güveniyor diye yorumluyorum. Güvenmese niye burada tutsun ki? Ama halk TL'ye güvenmiyor. 'Eğer Hazine altı ayda bir faiz ödemeli yüzde 7 - 8 faizle döviz cinsi 10 yıl vadeli kâğıt çıkarsın bal gibi borçlanır' diyorum. Hazine yüzde 5.5'te tutuyor sınırlıyor ki kendini.

FAİK ÖZTRAK: Bu yöntem yurtdışındaki tüm kâğıtlarınızı vurur.

Telefon edip 'Aynı gemideyiz yüksek faiz istemeyin' dedik

OSMAN ULAGAY: Hükümetin, 'Mevduatı yeniden yapılandırmayı ağzınıza bile almayın' dediğini belirttiniz. O günün siyasi kadrosunun olaya nasıl yaklaştığını anlatabilir misiniz?.

KEMAL DERVİŞ: Aslında o ortama tam girmedik. Ben genelde Başbakan'a ve yardımcılarına bilgi veriyordum. İlk günlerde bütün seçenekleri gözden geçirdik. Mevduat ile borç arasındaki ilişkiyi tartıştık ve mevduat sahiplerinin haklarını tek taraflı biçimde kısacak bir çözüme ne dönemin liderleri ne de ben Türkiye'nin benimseyebileceği, siyasal fizibilitesi olan veya gerçek bir ekonomik yarar sağlayabilecel bir çare olarak baktık.

BARAN TUNCER: Sanırım Haziran 2001'de borç takası (swap) yapıldı. 9 milyar dolarlık bu takası daha büyük tutmak mümkün değil miydi?

KEMAL DERVİŞ: Takas, gönüllü bir vade uzatmaydı. Boyutunu büyütebilirdik. Ama 20 milyar dolar deneyip 8 milyarda kalmak başarısızlık olarak algılanabilirdi ve devlete uzun dönemde maliyeti artardı. Devlet için şanslı takastı. Devlete maliyetini bugün hesaplarsak dolar çok düştüğü için çok düşük bir maliyet olduğunu görüyoruz.

FAİK ÖZTRAK: Aslında o dönemde bankalarda açık pozisyon kapatma ihtiyacı vardı. Ve biz ondan yararlandık.

EGE CANSEN: Siz Bankalar Yasası'nın emrettiği açık pozisyonlar artmasın diye yapay bir durum yarattınız.

FAİK ÖZTRAK: Hayır, bunu iştah yaratan bir unsur olarak kullandık. Ama şunu da biliyorduk ki, TL aşırı değer yitirmişti ve o noktadan itibaren değer kazanmaya başlayacaktı. Dolayısıyla bankaların açık pozisyonlarını bir miktar kapatma yönündeki iştahından da yararlanarak mevcut TL cinsi borcumuzu yarı TL yarı döviz olarak vadesini uzattık. Buna bir talep geldi ve biz aşırıya kaçmadık. Bir kere yüksek faize kilitlenme problemi var. TL'nin değer kazanmasıyla birlikte hem vade uzayacak hem de borcun GSMH'ye oranı hızlı bir biçimde düşecek diye düşündük. Hatırlayacaksınız uluslararası konjonktürde de Türkiye çok tartışılıyordu. Özel kesimin kriz çözümüne katkıda bulunma meselesi ön plandaydı. Dolayısıyla biz baştan itibaren bunun olması gerektiğini öngördük. Ve bununla açıkçası bir taşla birkaç kuş vurmaya çalıştık. Sadece takas biraz geç geldi.

KEMAL DERVİŞ: IMF programı kabulünden sonra olmasını seçtik.

FAİK ÖZTRAK: Evet çünkü o zaman maliyet daha düşük olacaktı.

KEMAL DERVİŞ: Faik Bey sizce daha fazla olabilir miydi?

FAİK ÖZTRAK: Olamazdı. Maliyetimiz daha yüksek olurdu.

BARAN TUNCER: Takası gündeme getirmemin nedeni geçmişten bir ders almanın mümkün olup olmadığı idi. 'Piyasadaki oyunculardan daha büyük bir destek sağlanamaz mıydı' sorusu akla gelebilir.

FAİK ÖZTRAK: Oldukça büyük bir desteği uluslararası kuruluşlardan almıştık zaten.

KEMAL DERVİŞ: Sadece piyasaya sunup bakalım piyasada ne olacak diye düşünmedik. Çeşitli toplantılarla ve telefonlarla 'aynı gemideyiz, sizinde bir sorumluluğunuz var, kaideleri bozmadan şartları anlatarak çok aşırı bir faizi Türkiye'nin ödeyemeyeceğini' dile getirdik. Ne ölçüde başarılı olduk bilemiyorum.

BARAN TUNCER: Bana o ortamda daha büyük bir destek alınabilirdi gibi geliyor.

KEMAL DERVİŞ: O dönemde Demirbank olayı da hatırlardaydı. Belli sınırları aşınca çok sakıncalı bir durum doğabilirdi. Bankalar kendi kararlarını kendileri vermeliydi.

FAİK ÖZTRAK: O dönemde bankacılıkla ilgili ciddi bir yeniden yapılandırmayı da devreye sokmuştuk. Bu tarafta uzun vadeli devlet kâğıtları, diğer tarafta kısa vadeli hale gelmiş bir mevduat yapısı. Bu ciddi bir risk ortaya çıkarıyor. Bu bizim getirmeyi öngördüğümüz risk kriterlerine de aykırı. Vade uyumsuzluğu var bankalarda ve bunu fazla istismar ederseniz başka risklerle karşı karşıya kalıyorsunuz.

EGE CANSEN: Ayı ile sincap balı çok severlermiş. Fakat bal zor yerlerde olduğundan ayı oralara ulaşamazmış. Tek başımıza avlanırken 'yeterli toplayamıyoruz' diyerek ayıyla sincap işbirliğine gidiyor. Ayı diyor ki 'Ben büyük kütükleri, kayaları oynatırım sen de aralardan girip balı toplarsın.' 'Tamam' diyor sincap. Birlikte epeyce bir bal topluyorlar. Bölüşmeye geliyor iş. Sincap çekingen, ayıya 'böl bakalım' diyor. Ayı balı üçe bölüyor; 'Bu senin bu da benim' diyor. Sincap 'bu üçüncüsü ne olacak?' diye soruyor. Ayı da 'sıkıysa al' diyor.
45 yıldır özel sektörün içindeyim. Türk özel sektörünün devletle ilişkisi ayı ile sincabın ilişkisine benziyor. Hiç özel sektörün devlete kafa tutma düşüncesi yoktur. Sonunda 'sıkıysa al der'e gider ve özel sektör hiçbir zaman buna girmez. Onlar çoktan ikna olmuştu. Çünkü hiçbirinin hali yoktu.


'Yüzde 5 büyüme ile AB'yi yakalamak mümkün değil'

KEMAL DERVİŞ: Önümüzde iki önemli sorun var: Bir, sosyal sorun. Gelir dağılımının daha da bozulması ve sosyal sürdürülebilirlik sorunu. İkincisi ise cari açık. Ne tür bir cari açıkla devam edilebilecek. Cari fazla mı amaçlanmalı, yoksa açığı yüzde 3'e indirmek yeterli mi?
Sadece cari açık açısından iki çözüm olabilir. Biri büyümeyi düşünerek açığı halletmek. Bunun için harcamaları daha da azaltarak gitmek. Önümüzdeki üç yıllık programda o yaklaşımın izleri var. Büyümeyi yüzde 5'te tutmak. İthalatı daha yavaş büyümeyle sınırlamak ve enflasyonun da düşmesiyle reel faizlerin düşeceğini ümit etmek. Çok sıkı bir mali ve para politikası ile cari açığı yüzde 2 - 3 gibi bir düzede tutmak. Bu açığı da doğrudan yatırımla finanse etmek. Özellikle AB işleri iyi giderse Türkiye'nin finanse edebileceği bir açık. Ama yüzde 5'lik cari açık sürdürülemez. Bence bu yol teknik ve salt ekonomik açıdan mümkün. Teknik olarak sadece expenditure reduction (harcamaların azaltılması) diye adlandıran aracı kullanan bir strateji. Ancak sosyal açıdan istenmesi gereken bir yol değil. Olumsuz tarafı içeride gelir dağılımının bozulması, işsizlik ve sosyal sorumlulukla ilgili.
Bence doğru strateji, büyümenin yüzde 7 olarak hedeflenmesi ve sosyal sorunları bu yolla daha hızlı çözmeye odaklı bir yaklaşım. Teknik olarak bu ikinci yaklaşım 'expenditure switching' aracını da harekete geçirmeyi içerir. Kaldı ki yüzde 5 ortalama büyüme ile AB'yi yakalamak mümkün değil. Bu büyümeyle aradaki farkı kapatabiliriz mesajı vermemiz mümkün değil. Yüzde 7'yi tutturmak zor ama mümkün.

'Sıcak paraya vergi fırsatı vardı'
Bu ikinci yol için kur değerini etkileyebilmek gerekir. Türk üretimini daha da yarışmacı bir noktaya kavuşturmak gerekiyor. Sıcak sermayeye karşı icabında girişte küçük bir vergi konulabilirdi. Ancak bunun esas fırsatı 18 ay önceydi. Bankacılıkta sıcak sermayeyi özendirmek yerine tam tersine caydırmak yaklaşımı benimsenmeliydi. Merkez Bankası da daha fazal döviz alabilirdi.
Böyle bir politika enflasyonu birinci politikaya göre 2 - 3 puan yüksek tutabilir. Ama böyle bir fark ödenmesi gereken bir maliyet olabilir bence. Enflasyonda yüzde 5'lere ulaşma hedefi 2 yıl gecikmeli tutturulabilir.
Diğer önemli konu yapısal reformların sürmesi. Bu arada bütçe yapısında 'büyüme dostu' bir maliye politikası oluşturulmalı. FDF'yi hesaplarken direkt büyümeyi destekleyen yatırım kalemlerini FDF dışında hesaplamak bir yol olabilir. Brezilya bu konuda ufak adımlar attı.
Türkiye gerçekten önemli bir başarı elde etti. Enflasyon yüzde 10'un altında, büyümenin devam etmesi, dış faizlerin düşmesi gerçekten sevinilecek konular. Ama 'herşey iyi gidiyor mesajını vermemek' çok önemli. Zaten bir güven oluştu. 'Sıcak para zaten geliyor daha da gelin' mesajlarıyla desteklemek yararlı değil aslında. Bazı önemli adımlar atıldı ama önümüzdeki yıllar çok zorlu, fedakârlığın sürmesi gerekiyor. 'Henüz çok işimiz var' mesajını vermek, 'her şey güllük gülistanlık' demekten çok daha doğru ve yararlı olur.
Son olarak, kayıtdışı ekonomiyi kayda geçirip ekonomiyi daha yarışabilir hale getirmek ve vergi tabanının genişleterek sonrasında daha adil bir vergilendirme ortamı yaratmak olduğunu vurgulamalıyım. O zaman büyümeyi destekleyen bir vergi yapısına ulaşmak mümkün olabilir.

'Sistem dışına çıkabilirsiniz ama'
OSMAN ULAGAY: Türkiye için ekonomi politikası tasarlarken öncelikle dikkate alınması gereken nokta şu bence: Sonuçta bu politikayı benimseyerek başarıya ulaştıracak olan özel sektördür, mali kesimiyle ve reel kesimiyle özel sektördür. Özel sektörün, iş ve para sahiplerinin çizilen politikayı, ortaya konan programı nasıl algılayacağı, ülkedeki şartlara ve hükümete güven duyup duymayacağı başarıyı ya da başarısızlığı belirleyecektir. Bunu belirttikten sonra Sayın Derviş'e iki soru sormak istiyorum: Birinci sorum şu: Türkiye'de yurt içinde faaliyet gösteren şirketlerin ve şirket sahiplerinin ülkedeki duruma göre ya içeriye gelen, ekonomiye giren, firmalara giren ya da durum değişince, şartlar değişince ülke dışına gidebilen mali kaynakları var. Güven oluşmazsa bu para dışarıya çıkarabiliyor. Aslında sınır ötesi sermaye hareketinin büyük kısmı Türklerle Türkler arasında. Ayrıca dış kaynak girişi, üretimi finanse eden en önemli unsur gibi görünüyor. Dolayısıyla sermaye girişini sınırlamakla üretimi artırmak hedefi arasında çelişen bir etkileşim olabilir mi? İkincisi, cari açık riskinin bulunduğu bir ortamda değerlenmiş kurdan daha rekabetçi bir kura nasıl geçeceğiz?

'Bir kur sorunumuz var'
KEMAL DERVİŞ: Küresel ekonomi içindeyseniz bazı konularda serbest değilsiniz. Sermaye rahat yer değiştiren bir unsur. Oyunu devam ettirmek durumunda kaldıkça bazı önlemler mümkün olmayabilir. Bu sistemin dışına çıkalım diyebilirsiniz. Bu bir öneri. Ama bence çok büyük sakıncaları olan bir durum. Kızmak iyi bir şey ama kızarken de bazı şeyler yapamayız. Sermayeyi kaçıran bir strateji yatırımları da istihdamı da düşürecek.
Uluslararası sisteme kızanları çok haklı görüyorum. 'Siz vermezseniz biz başka yere gideriz' diyor ve çekip gidiyor sermaye. Bugün AB içinde en çok kızılan konu Doğu Avrupa ülkelerinin vergileri düşürmesi. Çek Cumhuriyeti, Polonya gibi ülkeler gelir veya kurumlar vergisini yüzde 15'e veya daha aşağılara düşüreceğini belirtiyor. Ama Fransa'daki vergi çok daha yüksek. Bu nedenle Fransa'daki şirket 'Düşürmezseniz Polonya'ya, Çek Cumhuriyeti'ne gideceğim' diyor. Bu da Fransa'da sosyal devletin devamlılığını tehlikeye düşürüyor. Ben de buna kızıyorum. Ancak buna kızarken Türkiye olarak tek başımıza bir şey yapamayacağımız da bir gerçek. Önlemleri Avrupa, hatta küresel düzeyde almak gerekiyor.
Bu zorluklara rağmen sermaye akışlarında uzun vadeli yatırım sermayesine dostça davranmak ama sıcak akımları da mümkün olduğu kadar caydırmak mümkün. Bu çerçevede döviz kurunun önemli olduğunu ve şu anda bir kur sorunumuz olduğuna inanıyorum.
Uzun vadeli istihdam yaratan sürecin başlatılması yaşamsal bir önem taşıyor. Ama bugünkü kurla bunu yapmak mümkün değil. Son iki yıldır makine parkının büyük ölçüde yenilenmesi gerçekleşti. Ama üretim kapasitesi genişlemesi olayı yeterli yaşanmadı. Bunun için daha rekabetçi kur gerek. Bunu hedefle derken istikrar ortamını boz anlamında söylemiyorum elbette. Bu bir temel stratejiden çok bir ayar meselesi. Enflasyonun 2 - 3 puan yükselmesi, eğer o sayede ciddi bir istihdam oluşabilecekse önemli olmayabilir ama yeniden yüzde 15'lere yükselmesi beklentileri alt üst eder ve tam bir felaket olur. Makro politikada ince ayar önemlidir.

'Risk artabilir'
FAİK ÖZTRAK: Son 2 - 3 yıldır Türkiye'nin göstergeleri büyük ölçüde uluslararası gelişmelerden etkilenmiş. Özellikle 2002 sonundan itibaren çıkan sermaye hareketleriyle birlikte enflasyon cephesinde ciddi bir iyileşme var. Ama aynı iyileşme 2002'de de mevcuttu. Hatta 2002'de de hedeflenenin 3 - 5 puan altında gerçekleşmesi sağlandı. Üretim - talep meselesine gelince; gördüğüm
uluslararası finansmanın mevcudiyeti sadece üretime destek sağlanması değil iç talebi de canlandırarak büyümeyi teşvik etmesi şeklinde. Ama daha sonra farklı bir tabloya geçebiliyoruz o da sermaye hareketlerinin kur üzerinde yarattığı etkiden kaynaklanıyor.
Son çıkan bir istatistiğe göre, Türkiye'nin yerli parasının değerlenmesi listesinde çok da yukarıda yer almıyor dendi. Türkiye'yi çoğu AB'ye yeni katılan ülkeler geçiyor. Çok ilginçtir Uluslararası Finans Enstitüsü'nün (IIF) çıkardığı son raporda yer alan borç yaratan ve yaratmayan sermaye hareketlei ile ilgili verilere bakıldığında, AB ülkeleri ve Türkiye'nin borç yaratan kaynakları kullandığını görüyoruz. Bu da ciddi bir sıkıntı olarak karşımıza çıkıyor. Bu neden böyle oluyor? Kuru değer kazanmış ülkeler neden daha çok borç yaratan kaynak kullanıyor?
Birincisi, borç yaratan kaynak kullandıkları için paraları değer kazanıyor. İkincisi de, paraları değer kazandığı için orada üretim tesisi kurmak avantajlı değil. Yabancı sermaye, paraları değer kazanmayan ülkeye gidiyor ki orada üretip başka ülkelere gönderebilsin. Evet Türkiye çok mesafe katetti. Ama eğer ekonomiyi yönetenler, bu iyileşmenin kendi politikalarının sonucu olduğunu düşüncesindelerse ciddi bir risk de oluşuyor demektir.
FDF'yi tutturuyoruz ama bütçe disiplinine uymuyoruz. Bütçe yapıyoruz ama 'sosyal güvenlik, teşvikli il sayısı artsın' deyip bunu deliyoruz ya da delmek üzereyiz. Bu IMF'nin baskısıyla 'ad hoc' yani önceden düşünülmemiş tedbirler getiriyor ki zamanla bırakın büyümeye dost bütçe yapısına gitmeyi giderek büyümenin düşmanı haline getiriyoruz.
Bir ile teşvik verdiğiniz zaman yatırımcı teşvik almayan ilden teşvikli ile kayıyor. Ama ek vergi getirdiğiniz için toplamda yatırımlar azalıyor olabilir. Gördüğüm en önemli risk sermaye hareketlerinin yavaşlamaya başlamasıyla sıkıntılar olabilir. Bunu karşılarken izleyeceğiniz politikalar ya karşı koymanın maliyetini üretim ve istihdamın üzerine yıkmak şeklinde olacak ya da bunu kurla dengeleyen bir yapıya gidilecek. Dolayısıyla tüm yükü iç talebin ve durgunluğun üzerine yıkmamış olacaksınız.
Dış borcun GSMH'ye oranı yüzde 50, kamu net borcunun milli gelire oranının yüzde 68'lerde çıkması muhtemel. Ampirik çalışmalara göre, eğer borç yüzde 40'ın üzerine çıkarsa uluslararası sermaye hareketlerindeki değişimler karşısında ekonomiler daha kırılgan hale geliyor.
Türkiye'nin, ortalık iyi giderken alınması gereken tedbirleri tereddütsüz alması gerektiğini görmesi gerekiyor. Gördüğüm son iki yılda hükümet AB kapsamındaki reformlarda önemli adımlar atabildi. Ama ekonomik refomlara baktığınız zaman 2002 sonunda hangi reformların yapılmasından bahsediyorsak bugün halen bunları konuşuyoruz. Bu reformlar şu anda stand - by düzenlemesinin de üç ön şartı haline geldi.
Bunlardan birincisi, sosyal güvenlik. İkincisi verginin tabana yayılması, üçüncüsü de geçmiş deneyimler gösteriyor ki bankacılığın denetiminde ve birtakım konularda hâlâ bazı zafiyetlerimiz var. Gecikmeler zamanı gelince masaya konur. Gevşemeye hiç zaman yok.

'Programı yürütmek zorlaşıyor'
BARAN TUNCER: Bu yıl dahil önümüzdeki birkaç yılın kolay olamayacağını düşünüyorum. Hükümetin seçimlerin de yaklaşacağı bir ortamda gerekebilecek zor tedbirleri alması giderek güçleşecektir. Benim bu aşamada üzerinde durmak istediğim, önümüzdeki dönemde yüksek kamu borcu nelerden etkileneceği ve hangi koşullarda bugüne oranla hafifliyebileceği. Kamu borç stokunu düşürmek birkaç faktöre bağlı. İlki yüksek büyüme hızı. Sağlanacak büyüme ile en azından GSMH'yi oranı yönünden borç yükü azalacaktır. İkincisi reel faiz oranlarında düşme. Sonuncusu da sağlanacak faiz dışı fazla. Bir de buna görüntü olarak TL'nin değer kazanması ve kaybetmesi de eklenebilir.
Türkiye'nin kamu borç yükü çok yüksek. Bunun inebilmesi için bazı şartların bir arada yapılması gerekiyor. Mutlak surette reel faizler düşmeli, büyüme en azından yüzde 5 civarında gitmeli ve bütçe yine en azından yüzde 5 FDF vermeli.
Türkiye ciddi bir istikrar sürecinden geçiyor. Toplumun da bundan bunalmış olduğu unutulmamalı. Bu nedenle programı götürmek önceki üç yıla göre daha zor olacaktır. Eğer kamu net borç stoku / GSMH'nin bu yükseklikte gitmesini sakıncalı buluyorsak, reel faizler, büyüme hızı ve FDF konusunda hedeflerin titizlikle tutulması gerekiyor. Bunlar da kolay şeyler değil.
Kanımca bu noktada Güngör Uras'ın başlangıçta sunduğu öneriye geliniyor: Borç stokunda bir şey yapılabilir mi? Yapılması doğru olur mu? Şimdilik FDF'nin indirilmesi konusunda çok olumlu düşünemiyorum. Bu FDF'nin indirilmesi sonunda kamunun sağlayacağı ek kaynak eğitim sağlık gibi alanlara gidecekse ve ciddi yatırımlara kayacaksa bu düşünülebilir. Ancak hükümetler bu parayı ilgisiz yerlerde kullanacaksa bunun doğru olmayacağı kanısındayım. Yüzde 6 civarında bir FDF ile devam etmek zorunda olduğunu düşünüyorum. Aksi halde başka türlü borçları ödemeye devam etmenin kolay olmayacak.
Büyümede de önemli olan yüzde 5'i aşan büyüme. Ancak tüm iyimser tahminlere karşın ben 2005 için büyümenin yüzde 5'in altına inebileceğine ilişkin bir tehlike görüyorum. Reel faizlerde ciddi bir düşme olmadığı sürece borç stokunda ciddi düşme beklenmemeli.
Tekrar başa dönersek hükümetin bazı konularda giderek bunalmakta olduğunu görüyorum. Daha da bocalayacağını düşünüyorum. AB yönünden olayların geçmiş altı ayların getirdiği iyimserlikten farklı şekilde gelişeceğini ve Ortadoğu'nun daha sıkıntılı bir döneme gireceğini düşünüyorum. ABD ile sıkıntıları görüyoruz. Yani her yönden sıkışan bir hükümet görüyorum. Çözümlerin bu çerçevede gerçekleşmesini gerektiğini savunuyorum.

OSMAN ULAGAY: Baran Bey'in anlattığı en iyimser senaryoda bile Türkiye'nin kamu borcu / GSYİH oranının yüzde 46 olabilmesi. Sanırım Baran Bey bu senaryonun gerçekleşme olasılığını çok fazla görmüyor.

BARAN TUNCER: Görmüyorum

OSMAN ULAGAY: Demek ki en iyimser senaryonun gerçekleşmesi halinde bile biz IMF'nin koyduğu yüzde 40 üst sınırına gelemiyoruz. Geçenlerde IMF Başkan Yardımcısı Anne Krueger, Brezilya ve Türkiye'yi başarı örneği olarak verdi ve zaafiyetlerini anlatırken de borçların milli gelire oranına dikkat çekti. Bu noktada 'Sistemin kendi içinde borç oranını düşüreceği varsayımı dışında başka bir olasılık var mı? sorusunu sorarak' topu Güngör Bey'e atmak istiyorum.

KEMAL DERVİŞ: Ben iki cümle ile araya girmek istiyorum. Bence yüzde 7 civarında büyüme hızı mümkün. Türkiye çok kötü idare edildiği dönemlerde bile yüzde 4 - 5 ortalama büyüme gerçekleştirdi. Hem bazı yapısal reformlar gerçekleşti, hem halk bunu benimsedi hem de hem AB süreci tahminden daha iyi gitti. Dolayısıyla iyi bir politikayla yüzde 7'nin gerçekleşebileceği kanaatindeyim.

'Büyük yatırımlara ihtiyacımız var'

GÜNGÖR URAS: Son dönemde yüzde 5 büyümeyi sağlayacak yapıda bile bozulmalar ortaya çıkıyor. Hayvancılıkla, tarımla ilgili gelişmeler yanında kamunun artık belli altyapı yatırımlarını bile yapamadığını görüyoruz. 'FDF tuttu' diyoruz ama kamunun yapması gereken bazı altyapı yatırımlarını gerçekleştiremiyoruz. Hem eskiler eskidi, yenileri de yapamıyoruz.
Bir başka ciddi konu olarak Türkiye'de ekonomik boyutta yatırım yapılamamasını görüyorum. Yeni teşvikler önemli ama Türkiye'nin ekonomisini ileri götürecek büyük yatırımlara ihtiyaç var. Böyle yatırımlar olmadığı gibi mevcut yatırımların da bu yatırımdan kaçma eğilimini görüyorum. Sabancı, Koç, Eczacıbaşı gibi gruplarda önemli yatırımlar yok. Bir takım büyük gruplarda yaptıkları yatırımları elden çıkarıp yabancılara satma eğilimi görüyoruz.
Bankacılık krizlerinde gidenler ekonomik değildi ama tesisler şu anda çalışmıyor ya da çalışamaz hale geldi. Mevcut potansiyelin kullanılamadığını görüyoruz. Büyüme olmazsa vergi nereden alınacak? Büyümenin ötesinde ÖTV ve KDV'yi kolayca artırma alışkanlığının sonu ne olacak? Buna da dikkat çekmek istiyorum.
Benim için önemi olan gösterge bütçe rakamının ne kadarının faize gideceği ve açığının nasıl büyüyeceği. Eğer elimizde bir hesap olsa ve 'bütçeden faize gidecek pay bu yıl yüzde 40, önümüzdeki yıl yüzde 35 olacak bunun için daha az borçlanma gerekecek' denilse bu hem hükümete hem de halka ümit verir. Ama biz şimdi bakıyoruz GSMH'ye oranı olarak gerileyen stok, mutlak değer olarak artıyor. FDF zorlaması sürüyor. FDF'den vazgeçelim demiyorum ama bu durumda hükümet hırçınlaşacak ve icraat bekleyen halk için para bulamaz hale gelecek. 'Borçları yeniden yapılandıralım, moratoryum ilan edelim' demiyorum ama en azından IMF ile oturarak 'iç yapılandırma nasıl olabilir' diyerek çözümler üzerinde çalışmak gerek. Bunu belki hükümet tartışacak durumda değil ama entelektüel grupların bir rapor hazırlaması gerekir. Alternatif çözüm önerileri geliştirilebilir.

'Laubalilik devam edecektir'
EGE CANSEN: Mümkün mü muhtemel mi tartışması bana şunu hatırlattı. Bir basketbol sahasında bir potanın altında duran oyuncunun topu karşı potaya sokması mümkün mü? Çemberin çapı, topun çapından büyükse mümkün. Topu çemberden geçirmesi muhtemel mi? Hayır. Kolunun gücü yetmez, topu tam hizalayamaz vs. Türkiye yüzde 7 büyür mü? Mümkün. Kemal Bey 'muhtemel' diyor. Baran Bey 'muhtemel değil' diyor. Ben kendi tavrımı ortaya koyayım; 'muhtemeldir' diyeyim.

BARAN TUNCER: Kapasiteler sınıra yakın ama.

EGE CANSEN: Onları çok kafanıza takmayın. Çünkü kapasite sabit bir şey değildir. Biz geçmişte kapasite hesabı yaptık, biri beş buldu biri on. Bir fabrikada beş ayrı üretim bölümü olabilir. Bunlardan birinin kapasitesi düşüktür. Onun kapasitesini artırınca fabrikanın kapasitesi artar. Ben görüşlerimi şöyle açıklayayım:
Borçların GSMH'ye oranı endişelenecek boyutta değil. Bu bana sorunun esası gibi gelmiyor. İkincisi bu borçların ödenmesi diye bir mesele de yok. Bir kısmı ödenebilir veya ödenmeyebilir. Mesele faizlerde. Kamunun ödediği faiz milli gelir artış yüzdesinden küçük olmalı. Yani milli gelir yüzde 5 büyüyorsa reel faiz yüzde 4 olmalıdır. Ben iş dünyasından gelen biri olarak yıllarca 'sermayenin getirisi kaçtır' sorusuna yanıt aradım. Sermayenin getirisi yıllık yüzde 6 - 7 civarındadır. Bu nedenle buraya tasarruf edenlere yüzde 4 - 5'ten fazla reel faiz ödenmez. Sosyal mukaveleyi bozan mesele, fakirden alıp zengine aktarılan gelirdir. Kamu borçlarının miktarı değil önemli olan. Önemli olan faizdir. Bir de Türkiye'nin cari açık vermemesi. İş idaresinde iki temel kavram kullanıyoruz. Biri strateji diğeri, operational efficiency (OE - operasyonel verimlilik). OE şu demek; satın alma bölümünüz iyi çalışıyor, üretimde fireniz düşük, maliyetleriniz kontrol altında. Bunlar her zaman geçerlidir. Hiçbir şirket OE'den vazgeçemez. Ama bu strateji değildir. İyi bir strateji varsa OE düşük olsa bile şirket kâr eder. Türkiye'ye baktığınızda OE kötü. Genelde verim düşük, kaçaklar, suiistimaller var vs. Ama bu mesele başka, Türkiye'nin doğru stratejiyi bulması başkadır. Şunu kabul edelim ki Türkiye'de laubalilik devam edecektir. Ama doğru stratejiyi uygularsak Türkiye makro dengeler açısından daha iyi durumda olabilir. Bazen aklıma İtalya geliyor. İtalya matrak bir ülke. Mafyatik ilişki, bir sürü acayip işlerin olduğu bir ülke. Ama İtalya makro dengeleri iyi bir ülke.

KEMAL DERVİŞ: Bir ekleme yapayım. Katılıyorum. Türkiye ve İtalya için söylediklerinizden başka unsurlar da var ama doğru. Ama temel stratejide başarılı olursak diğer unsurlar marjinal kalır.

EGE CANSEN: Bundan sonra Türk ekonomisinin kaderini, ülke içinde olacaklardan çok dışarıdan gelecek rüzgârlar etkileyecektir. Eğer AB ilişkileri iyi götürülürse içeride yapılan hatalar o kadar kötü görünmeyecektir. TL'nin zımni değerlenmesi AB sürecinde devam edecektir. Bu, milli gelirimizi daha yüksek gösterip borçların milli gelire oranını daha düşük çıkaracaktır. Yani kambiyo kuru satınalma gücü paritesine (PPP) yaklaşacaktır.

GÜNGÖR URAS: Faizi nasıl düşüreceğiz peki. Onu anlatın.

EGE CANSEN: Faizi söyledim. Bu bir Hazine yönetimidir. Saplantılardan kurtulacaksınız. Türkiye'de kafa değişmiyor. Benim tahrip etmek istediğim temel nokta bu. Bakın biraz ortalık karışsın hemen yüksek faizciler ortaya çıkacaktır. Ekonomiye, yüksek faiz kalıcı hasar, yüksek döviz geçici hasar verir. Kaçacaksak yüksek faizden kaçalım.

'Yüzde 2 cari açıkla yaşayabiliriz'
OSMAN ULAGAY: Güngör Bey 'hükümete IMF'yi de ikna ederek bir öneri götürmemiz gerekiyor' dedi. Büyümeyi motive edecek, büyüme için gerekli altyapı yatırımlarına imkân vererek, borç sorununa da daha uzun vadeli bir çözüm getirecek nasıl bir öneri götürmek gerek?

KEMAL DERVİŞ: Türkiye yüzde 5 büyümeyle sosyal, bölgesel sorunlarını çözemez. Temel ekonomik hedef olarak önümüzdeki 10 yıl için yüzde 7 büyüme gerektiğini söylüyorum. 2005 için yüzde 7'yi öngörmüyorum. Baran Bey'e katılıyorum. Bana göre önümüzdeki 12 ay için yüzde 7 geçerli bir oran değil. Çünkü cari açığı bir şekilde düşürmemiz gerek. Cari açık vermemek söylemini - ki ben yüzde 2 cari açıkla yaşayabiliriz olarak yumuşatıyorum - gerçekleştirebiliriz. Ama cari açığın doğrudan yabancı yatırımlarla finanse edileceğini söyleyeyim. Reel faiz çok önemli. Düşsün deyip düşürülemez.
Hatta reel faizi düşük tutan bir önlemler paketiyle gitmek gerek. Enflasyonun kesinlikle daha da düşmesinden yanayım. Katiyen feda etmememiz lazım. Ama enflasyon 2 puan daha da hızlı düşsün diye yüksek reel faizi kabul etmek ciddi sosyal sorun yaratır ve dolaylı yoldan bütün makroekonomik dengeyi tehlikeye sokar. Hedefler önemli. Eğer hedef ciddiyse toplum bunu benimser. AB'de olduğu gibi. Hedef olarak kabul ettik ve çok zor işleri yaptık.

OSMAN ULAGAY: Mevcut yaklaşımı, mevcut hedefleri yetersiz görüyorsunuz o zaman.

KEMAL DERVİŞ: Büyüme açısından evet. Büyümede uzun süre sadece yüzde 5 ortalamayı tutturan bir ülke AB'ye giremez ve sosyal sorunlarını da çözemez. Tüm seçtiğimiz politik araçlarda bu hedefleri göz önünde tutmalıyız. Nasıl bir vergi düşündüğünüzde gelire ne getirecek değil büyümeye nasıl katkı yapacak. Sosyal politikaların zorluğu da burada. Faik Bey sol bir gelenekten gelen fikir öncüsü. Ama hepimizden çok kaynağı olmadan yapılan harcamalara kızıyor. Orada bir yıllık verilen transfer önemli değil. Önemli olan işsizlik azalacak mı, üretim artacak mı büyüme sürekli ve hızlı devam edecek mi? Sosyal sorunları çözen budur. İllere verdiğiniz teşvik ya da birilerine sadece bir kez verdiğiniz transfer değil.
Özellikle solda, ekonomik politikalara yaklaşımda bu dönüşümü sağlayabilirsek ciddi alternatif olan bir sosyal demokrasi ortaya çıkar. Soldaki tek alternatif popülist transferler ise, hiçbir zaman bunu başarılı olabilecek bir program önerisi olarak sunamayız. Toplum da bunu hissediyor. Sosyal sorunları gerçekten ve enflasyon yaratmadan çözebilecek bir takım araçları oluşturtabilirseniz, o zaman gerçekten alternatif politika üretmiş oluyorsunuz.
Bu kolay değil. Bütçe yapısını sadece toplu rakamlarla değil, kaliteye odaklı, 'şu bütçe harcaması büyümeye destek olur, bu olmaz' kıstasıyla değerlendirmek gerekiyor. Bugün genel bir ücret veya personel artışı ile büyümeyi destekleyen ve geri bölgeleri akıllıca yatırıma açan bir altyapı yatırımı arasında dağlar kadar fark var. Biri devletin uzun vadeli bilançosunu bozuyor diğeri düzeltiyor.
IMF ve Dünya Bankası böyle bir yaklaşıma belki direnecek ama bu yönde ikna edilebilirler. FDF'de 2006 yılından itibaren belli bir yumuşama isteyip uluslararası kuruluşlara 'kamu yatırımları artacak ama yatırımların verimliliğini ve kalitesini kontrol edebilirsiniz' diyebiliriz.
AB yolunda çabalarımızı sürdürüp, ekonomik politikalarda eski hataları tekrarlamayacağımız konusunda güven verirsek Türkiye hızlı büyüme sürecine girer. Mükemmel bir idare değil ama iyi bir idare ile önümüzdeki yıllarda sürekli olarak yüzde 7 büyümeye ulaşabiliriz.


'Bir fırsatlar penceresi var'
BARAN TUNCER: Benim Türkiye'nin yüzde 7 büyümeyi başarabileceği konusunda bir itirazım yok. Türkiye gayet tabii o oranda, hatta daha yüksek bir oranda büyüyebilir, ama bugünkü politikalarla güç olduğunu söylemek istiyorum. Ege Bey'in borç stokunun büyüklüğü konusundaki yaklaşımına katılmıyorum. Siz borç stokunun / GSMH'ye oranını yüzde 60 - 70'lerde tuttuğunuzda belli bir kırılganlığı sürdürüyorsunuz. Herhangi bir krizde ilk vurulan siz olursunuz. Faiz de bu büyük bir riskle ilgili olarak düşmekte direniyor.
Sonuncusu da, AB'ye katılıma yaklaştıkça TL değerleneceğini söylediniz. Açıkçası bu beni korkuttu. TL'nin devamlı değer kazandığı bir ortamda ihracat zorlaşacağı gibi üretken alanlara yatırım da yapılmaz. Petrol üreten ülkeler gibi dışarıdan sermaye geldiği sürece siz cari açığınızı da kapatır gözükürsünüz ama aynen o ülkelerde olduğu gibi sanayiniz içten çürür.

FAİK ÖZTRAK: Hayatımın 25 yılını ekonomi yönetiminde geçirdim. Gerçekten kamu ücretlerinin artışa, emeklilerin maaşlarındaki artışa zaman zaman tepki gösterdim. Neden? Emeklilerin gelirlerine göz dikmedim. Ama şunu gördüm. Türkiye'de Sisif efsanesi gibi gidiyor. Taşı yuvarlayıp dağa doğru çıkarıyorsunuz bir yere getiriyorsunuz ama yeterli destekleri yapmadığınız için taş yuvarlanıyor ve bu kez halkın tepesine iniyor. Verimlilik artışına dayanmayan ücret - maaş artışları yaptık. Ama ücret yapısı, gelirde iyileştirme yapmadan yapılınca sürdürülemedi, fatura yine çalışan ve emeklilerin tepesine bindi.
Bu nedenle gelir tarafında bir düzeltme yapmadan sosyal güvenlik açığını sürdürülemez boyutlara taşıyacak bir artış faturayı emekli ve çalışanlara bindiriyor. Bazen ses çıkarmadık. Ama sesi çıkarmak gerek. 'Kaynağını nereden buluyorsun, kaç yıl devam ettirebileceksin ve sonra bu faturayı vatandaşa çıkaracaksınız' diyerek tepki göstermek zorundayız.
Sayın Uras diyor ki; 'Borç konusunda alternatifler söyleyelim, hükümete rahat harcama yapabilmesine imkân sağlayacak ortamı yaratılmasına katkıda bulunalım aksi halde işler tamamen yıkılacak.'
Hükümetin doğru politikaları uygulamaması nedeniyle ortaya çıkabilecek sorunu başka yerde bir takım politikalar üreterek, üstelik söylentisi dahi ekonomiyi çok olumsuz etkileyecek şeyleri önermek bence çok yanlış. Çok pesimist gitti konuşmalarımız ama Türkiye'nin olumlu gitmesi için önümüzde bir fırsatlar penceresi var.
Alın arkanıza AB rüzgârını ve de doğru politikalar uygulamaya başlayın sadece kurun üzerinden hareketle enflasyonu düşürmeye çalışmayın, faizleri de mutlaka düşürün göreceksiniz fırsatları. Döviz kuru konusunda bir şeyi ayırmak lazım. AB sürecinde TL değerlenecektir. Her yerde bu böyle oldu. Ama bugün yaşananla o günü karıştırmamak gerekiyor. Bugün yaşanan kısa vadeli sermaye hareketlerinin yarattığı dengesizliktir. Diğeri sektörler arasındaki verimlilik farkından kaynaklanan bazı sektörlerde verimlilik artacak bazıların da daha düşük yaşanacaktır. Bu 'Samuelson - Balassa etkisi' dediğimiz TL'nin değerlenmesini başlatacaktır ki bu olumlu bir şeydir. Çünkü yakınsama sürecini (AB ile Türkiye arasında ortalama gelirleri) çabuklaştıracaktır.
Güngör Bey'in sorduğu gibi kamu yatırımı önemli. İki alternatifiniz var. Ya devlet eliyle yapacaksınız ya da bunu özel sektörün yapması için ortamı sağlayacaksınız. Biz kamu yatırımlarını kesiyoruz ama ikinciyi de yapmıyoruz. Bu da sizi engelliyor. Rekabet gücünüzü artıramazsınız. Hem fiziki altyapı yatırımları hem eğitim yatırımları bakımından Türkiye artık limite gelmiştir. 3 - 4 yıl sonra elektriğin nereden bulunacağını konuşmaya başlayacağız.
Stratejideki bozukluğu görmeyeceksiniz altta bir takım ufak düzeltmeler yaparak - borçları ertelemek, teşvik vermek suretiyle - genel ortamdaki bozukluğu tamir etmeye çalışacaksınız. Bunlar çok yanlış şeyler.
Sol iktisatla ilgili söylenmesi gereken bir şey varsa siz bireye özen gösteriyor ve ona saygı duyuyorsanız bireyin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak politikaları geliştirmeniz lazım. Bireye sürekli sübvansiyon vererek bunu yapamazsınız. Bireye çalışabileceği imkânı yaratmak gerek. Gördüğüm bir sıkıntı var: Emeğin verimliliği ciddi ölçüde artıyor. Ama bakıyorsunuz verimlilik artışından emeğin aldığı bir şey yok. Reel ücretler düşüyor. Bu ileriye dönük baktığınızda sol cepheden bakan biri için rahatsız edici bir durum.

BUSINESS
 'Krizde mevduatı yapılandırmayı da tartıştık'
 Editörden
 Genç girişimcinin Murat abisi
 Onun asıl adı 'Kara dağın altından çıkan su kaynağı!'
 Her albüm çıkaran, bir de polemik veya olay çıkarıyor
 Kündekari mobilya, Ayn - Zeliha, telkari gümüşler fuara çıktı...
 Milyonlarca ses içinden 'o ses'i tanıyan teknoloji
 Asimetrik gazetecilik
 Osmanlı'nın yükseliş dönemi





© 2005 Milliyet