Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 02 Mart 2005 / Çarşamba  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Kariyerim      Business      Arabam      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Dünyanın dibine düştüm

Anzakların torunları Gelibolu'ya bu yıl kalabalık gelecekler Aşka vuran ışık

CAN DÜNDAR

Önünüze bir dünya haritası çekin... Parmağınızı haritanın en dibine doğru sürün. Sol alt uçta Avustralya'yı göreceksiniz. Şimdi daha da aşağı inin, kıtanın altında küçücük bir ada var. İşte o, Tasmanya Adası...
Şimdi adanın en altına doğru sürün parmağınızı...
Tasmanya'nın başkenti Hobart'ı göreceksiniz.
Geçen hafta o Hobart'taydım işte...
Güney Kutbu'nun rüzgarlarıyla serinleyen o küçük sahil kentinde...
Kolay değil Hobart'a ulaşmak...
20 saati uçağın içinde geçen 30 saatlik bir yolculuğu göze almanız gerekiyor.
İstanbul'dan Dubai'ye, oradan Singapur'a, Singapur'dan Sidney'e ve oradan da Hobart'a uçacaksınız.
İndiğinizde İstanbul'la aranızda 9 saat ve 6 ay fark olacak.
Orada gece, burada gündüz.
Burada kış, orada yaz...
Gece 0 derecede bindiğim uçak, beni 36 derecelik bir ağustos sıcağına taşıdı. Daha kendime gelemeden beş günde dört kent gezdim. Hobart onlardan biriydi.
Avustralya Dışişleri Bakanlığı'nın dünyadan davet ettiği üç gazeteciden biriydim.
Sekiz yıl önce bir Gelibolu programı için gittiğim Avustralya'nın Ankara'daki yeni büyükelçisi Jean Dunn, "Yeniden gider misiniz?" diye sorunca kış yorgunluğuyla güneşe koşar gibi "Elbette" dedim.
Bu kez gündemde, Gelibolu'nun 90'ıncı yılı vardı, oradaki Türkiyeli göçmenlerle buluşmak vardı, çokkültürlülük politikası vardı, Aborijinler vardı. Ve nihayet daha önce hiç gitmediğim ve adını canavarından bildiğim Tasmanya Adası vardı.
Doğrusu gidiş de dönüş de, gittikten ve döndükten sonra saat ve iklim farkına alışmak da çok zordu; ama değdi.
"Dünyanın dibinde" yazla buluştuk ve hasret giderdik.
Tasmanyalı Frank McDonald, I. Dünya Savaşı'na katılanlardan hayatta kalan son Anzak askeriydi. 2003'te 107 yaşında öldü.
Tasmanyalılar onun anısına bir burs tahsis ettiler. Geçen yıl liselerarası bir yarışma düzenlendi ve çocuklardan "Anzak ruhu" konulu kompozisyon istendi.
Ödül, Çanakkale Savaşı'nın 90'ıncı yılında Gelibolu'ya gitmekti.
Katılım büyük oldu. En iyi üç makale seçildi. O üç makalenin genç yazarları nisanda Gelibolu'ya gelecekler. Başlarında Tasmanya Başbakanı Paul Lennon olacak.
Hobart'ta makamında görüştüğüm Lennon, Gelibolu'ya ilk kez geleceğini ve yanında eşini de getireceğini söyledi.
Bu yıl Çanakkale'deki 90'ıncı yıl anma törenlerine pek çok ülkeden üst düzeyde ve çok sayıda konuk katılacak.
Çanakkale'nin Avustralyalılar için anlamı büyük. Bunu fark etmek için anıtmezarları ziyaret etmek yeter...
Avustralyalılara bir ulus kimliği kazandıran bu savaş, onları alışılmadık bir şekilde Türkiye'ye bağlamış.
Canberra'daki savaş müzesi görkemli. Melbourne'de tapınağı andıran anıttaki sembolik mezarlıkta ise İncil'den bir cümle yer alıyor: "(Arkadaşın için ölmekten) daha büyük aşk yoktur".
Bu anıtmezarı örten yüksek çatıda bir delik var. Rivayet o ki, her yılın 11'inci ayının 11'inci günü, saat 11'de, gün ışığı o delikten girer ve mezar taşının üzerindeki "Aşk" sözcüğünün üzerine düşermiş.
Müze yetkilileri, başında iki askerin nöbet tuttuğu anıtmezarın konukları için, suni bir ışıkla bu mucizeyi canlandırıyorlar. Aslını görmek için ise
11 Kasım'da saat 11'de orada olmak gerekiyor.

Hobart doğal parkında kangurularla...

Derler ki;
İngiliz kaşif James Cook, 18'inci yüzyılın ortalarında Avustralya'nın doğu kıyılarına ulaştı. Yerlileri ilk gören yabancı o oldu. Onlarla ancak el kol hareketleriyle anlaşabiliyordu.
Adada en çok şaşırdığı şey, karın ceplerinde yavrularını taşıyan ve arka ayakları üzerinde zıplayarak hareket eden uzun kuyruklu hayvanlar oldu.
Yerlilere el kol işareti yaparak bu hayvanın adını sordu:
"Kanguru" dedi yerliler.
Cook ülkesine dönünce Avustralya'nın "kanguru"larını anlattı herkese...
İşin aslı, 50 yıl sonra anlaşıldı.
"Kanguru", Avustralya yerlilerinin dilinde "Ne demek istiyorsun yabancı?" demekti.

Tasmanya canavarı kanserle boğuşuyor

"Tasmanya Canavarı"nı oğlumun çizgi filmlerinden tanıyordum.
Tasmanya gezi programına alınınca "canavar"ı görmek istediğimi söyledim.
Yüz binlerce yıl önce deniz yükselip de ada Antarktika'dan koptuktan sonra birçok yabani hayvan burada yaşam şansı bulmuş ve garip yaratıklar türemişti:
Çizgili dev fareler, cüce keselisıçanlar, sıçan yüzlü köpekler ve kedi boyunda kaplanlar...
Bunların en ünlüsü Tasmanya kaplanıydı.
Bu vahşi kedi 19'uncu yüzyılda adaya gelen Avrupalı işgalcilerce avlanmış ve soyu tüketilmişti.
Son Tasmanya kaplanı 1936 yılında kapatıldığı kafeste sefil koşullarda öldü.
Lakin ada halkı kaplanın yaşadığına daima inandı. Geçen 70 yılda ondan izler görüldüğü haberleri hiç eksik olmadı. O kadar ki, Tasmanya, bütün imajını, soyu tükenmiş bu hayvan üzerine kurdu. Adanın turizm broşürlerinden şarap etiketlerine kadar her yere kaplanın resmi kondu.

Adamı 20 dakikada yer!
"Kaplan"ın en büyük rakibi ise "Canavar"dı.
O, bütün zorlu koşullara rağmen ayakta kalmayı başarmış, hatta filmlere konu olarak dünya çapında bir şöhrete ulaşmıştı. Onun da bütün tişörtlerin ve mıknatıslı hatıralıkların üzerinde fotoğrafı vardı.
Orta boy bir köpek kadar olmasına rağmen kendisinden 10 kat büyük bir insanı 20 dakika içinde, üstelik kafatası ve tüm kemikleriyle birlikte yiyebilecek kadar vahşi olduğu için "canavar" adını almıştı.
Canavarı görmek için Tasmanya milli parkına ulaştığımızda nasıl bir şeyle karşılaşacağımı merak ediyordum.
Adının yazılı olduğu çalılık bölüm alçak bir çitle çevrilmişti ve çitin üzerinde "Yaklaşmanın tehlikeli olduğu" uyarısı vardı.
Canavar bir gölgelikte uyuyordu. Bizi görünce ayaklanıp üzerimize yürüdü. Bu ilk karşılaşmada ona neden canavar dendiğini daha iyi anladım.
Fare yüzlü bir köpeğe benziyordu. Dişleri dehşet vericiydi.

Kaynağı belirsiz salgın hastalık
Lakin, bizim onu ziyarete gittiğimiz gün, gazetelere yansıyan bir haber, bunun "son ziyaret" olabileceğini duyuruyordu.
Çünkü canavar hastaydı.
2 yıl önce baş gösteren ve kaynağı saptanamayan bir salgın, adada nesilleri tükenmekte olan canavarı esir almış ve yüzünde bir tümör yaratmıştı. Bu gizemli hastalık yüzünden birbirlerine saldırmaya başlamışlardı. Böyle giderse çok kısa bir zaman içinde Tasmanya canavarının da soyu tükenecekti.

Klonlama için para harcansın mı?
Bugünlerde Avustralya kamuoyu bu iki hayvanla meşgul.
Bir yandan canavarın hastalığını iyileştirme çabaları sürerken, öte yandan da genetikçiler, efsanevi kaplanın DNA'larını klonlayıp onu yeniden yaratabilmek için uğraşıyorlar. Bugüne kadar klonlama için 350 bin dolar harcandı ama sonuç alınamadı. Bilim adamlarının daha milyonlarca dolara ihtiyaç olduğunu söylemesi üzerine kaplanı canlandırma projesi iptal edildi.
Şimdi kamuoyu, kaplanı diriltmeye ayrılan paranın canavarı yaşatmak için harcanmasını istiyor.

Tasman Denizi neresi, Marmara Denizi neresi...

Okyanus ötesindeki bu iki denizi ticari ilişkiler bağlıyor birbirine...
Halen Yenikapı-Bandırma arası çalışan "Adnan Menderes" ve "Turgut Özal" feribotları, Avustralya şirketi Autsal tarafından üretildi.
Şimdi İstanbul Belediyesi üçüncü bir feribot almaya hazırlanıyor.
Aranan üçüncü feribot uzak bir yerde bulundu.
Rothester-Toronto arasında çalışan ve zarar ettiği için satışa çıkarılan 2004 yapımı "Spirit of Ontorio" adlı süper feribot bu...
İstanbul Deniz Otobüsleri'nin (İDO) yeni hatlarda kullanmayı planladığı bu gemi şubat sonu açık artırmaya çıkarılacak ve üretim fiyatının çok altında bir fiyattan satılacak.
O gemiyi üreten Incat de bir Tasmanya firması... Incat ilk feribotları satan Autsal ile birlikte, İDO'nun satın almaya hazırlandığı beş deniz otobüsü ile dört hızlı feribotu üretmeye de talip...
Şehir hatlarının da katılmasıyla birkaç kat büyüyen İDO, şehir trafiğini denize çekmeye çalışıyor. Bu politika sürerse, halen Tasmanya tersanelerinde tezgahta bekleyen alüminyum alaşımlı dev gemileri yakında Marmara'da ve giderek Karadeniz'de göreceğiz demektir.
Geçen hafta Sidney'de düzenlenen "AB ile ihracat" konulu iş yemeğinde Avustralya'nın Ankara Büyükelçisi Jean Dunn, üye adayı Türkiye'nin 70 milyonluk nüfusu, yüksek büyüme hızı, modernize edilecek tarımı ve dinamik ekonomisiyle Avustralyalı işadamları için eşsiz işbirliği olanakları vaat ettiğine dikkat çekti.
Bunu çoktan keşfedenler yok değil: Örneğin sağlık ödeme sistemi konusunda dünya çapında ünü bulunan Avustralya modeli, şimdi Hacettepe Üniversitesi hastaneleri tarafından uygulamaya konuluyor. Geçen hafta Yüksek Planlama Kurulu onayından çıkan proje birkaç ay içinde Avustralyalı bir konsorsiyum tarafından Türkiye'ye getirilecek ve bu pilot proje başarılı olursa sağlık sektöründe ödeme sistemi tamamen değişecek.
Avustralya NEC'in Avrupa'daki ilk ADSL projesi, Türkiye'de Meteksan'la ortaklaşa gerçekleşti. Bu sistemle 1000 yerleşimde 300 bin kullanıcı yüksek hızlı internet servisine kavuştu.
Pek çok Avustralya firması dünyanın en hızlı büyüyen pazarlarından biri olarak gördüğü Türkiye ile ortak yatırım olanaklarını araştırıyor. Dünya çapında büyüyen şarap üreticileri bunlar arasında...
Avustralya ile Türkiye'nin toplam ticareti yarım milyar dolar civarında... Başa baş giden ticaret dengesi, bu yıl ilk defa Türkiye lehine döndü. Yine de toplam rakam, henüz tatmin edici olmaktan uzak.

90 yıl önceki 11 Eylül: Broken Hill Savaşı

Türkler Avustralyalıları, Avustralyalılar da Türkleri ilk kez 20'nci yüzyılın başında tanıdı. 1914 Kasım'ında İngiltere ve müttefikleri, Osmanlı'ya savaş açtı. Britanya İmparatorluğu, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın Anzak birliklerini de savaşa çağırdı. 1914 sonunda on binlerce Anzak askeri gemilere doluşup yola koyuldu.
İşte o günlerde Sultan Reşat, imparatorluğa savaş açan düşmana karşı dünya Müslümanlarına cihat çağrısı yaptı. Halifenin çağrısı okyanuslar aşarak Avustralya'ya, kıtanın ortasında yaşayan iki Müslümana kadar ulaştı ve feci bir katliama yol açtı.
Bilinenin aksine Osmanlı ile Avustralya arasındaki sıcak savaş, 1915 Nisan'ında Gelibolu'da değil, ondan dört ay önce kıtanın ortasındaki Broken Hill kasabasında başladı.

Abdullah ile Muhammed
1915 yılının ilk günü bir cumaydı.
O gün Afgan kökenli iki Müslüman, Avustralya'ya cihat kararı aldı.
40 yaşlarındaki Gül Badsha Muhammet ile 60 yaşındaki Molla Abdullah, Avustralya'ya İngiliz Hindistanı'nın kuzeybatısından yani bugünkü Pakistan'dan göçmüşlerdi. Abdullah "helal et" satan bir kasap dükkanı açmış, Muhammet ise dondurma satıcılığına soyunmuştu.
Renkleri, giyim kuşamları, yaşam tarzları nedeniyle dışlanmışlardı. İngiltere Osmanlı'ya savaş açtığında, bu dışlanmışlığın öfkesini de yaşıyorlardı.
Genç Avustralyalıların yola çıktığı günlerde onlar da savaş hazırlığına giriştiler.
Snider ve Martini-Henry marka iki tüfek, biraz cephane, bir tabanca ve iki bıçak kuşandılar. Gül'ün dondurma tezgahının kırmızı kumaşından ay-yıldızlı bir Osmanlı bayrağı hazırladılar. Fişekliklerini ve tüfeklerini boyunlarına asıp, bir dua kitapçığını göğüslerine yerleştirdiler ve Broken Hill kasabasının dört kilometre dışında, savaşa sevk edilen askerleri taşıyan trenin geçeceği yola pusu kurdular.

İlk kurşunlar: 5 ölü 7 yaralı
Tren sabah saat 10.00'da ufukta belirdi.
Biraz sonra da trendekilerin üzerine domdom kurşunu yağmaya başladı.
Bunlar, I. Dünya Savaşı'nın Avustralya'daki ilk kurşunlarıydı.
İlk ateşte 18 yaşındaki Alma Cowie öldü. Hemen ardından William Shaw adlı yolcu can verdi. Shaw'un 15 yaşındaki kızı Lucy de bacağından yaralandı. Trenin arkasında bisiklet süren Alf Millard kafasından ağır yara aldı.
Birkaç dakika içinde iki sivil ölmüş, toplam yedi kişi de yaralanmıştı. Üstelik bu insanların hiçbiri savaşa giden askerler değildi. Tren, yeni yıl kutlaması için Silverton'a pikniğe giden 1200 sivili taşıyordu.

3 saatlik çatışma
Saldırganlar kaçmıştı. Az sonra tren yaralılarla yoluna devam ederken, olay yerine gelen polis ekipleri iki saldırgan için sürek avı başlattı. Bir süre sonra iki Afgan, kasabanın batısındaki alçak tepelikte kuşatıldı.
Gül Muhammet ve Molla Abdullah ateşe devam ediyordu. 3 saat süren çatışma sırasında da 69 yaşındaki Jim Craig isabet alarak öldü.
Saat 13.00'te Molla Abdullah bir sivilin tüfeğinden ateşlenen kurşunla can verdi. Yaralanan Gül Muhammet ise kaldırıldığı Broken Hill hastanesinde öldü.

Son mesajlarda ne yazıyordu?
Olay yerinde yapılan incelemede iki saldırganın orada karalayıp bıraktıkları iki not bulundu. Urduca kaleme alınmış bu notlarda Muhammet ve Abdullah saldırılarının nedenini açıklıyorlardı.
Muhammet "Bunu yaptık çünkü halkınız benim ülkemle savaşıyor" diye yazmıştı.
Abdullah ise "Kasaplar birliğine üye olmadığı halde özel arazide koyun kestiği için birkaç gün önce mahkeme celbi gelmesinden çok endişelendiğini" yazmış, "Beni affetmelerini istedim ama dinlemediler" demişti.

"Türklerin katliamı" olarak kaldı
Muhammet'in üzerinden Osmanlı ordusuna katılmak üzere İstanbul'a yazdığı başvuru kağıdı da çıkmıştı. "Allah ve Sultan adına savaşmak istediğini" belirten bu başvurusu üzerine orduya davet edilmişti. Ancak geride bıraktığı, bu itiraf-vasiyet karışımı notta Muhammet, "İmparatorluğunu dört kez ziyaret ettim" dediği Sultan Reşat'ın adını "Abdülhamid" diye yazmıştı.
Daha sonra evinde yapılan aramada haşhaş bulunacaktı.
Bu tuhaf saldırı, 90 yıl sonraki 11 Eylül'ün öncülüydü adeta....
Saldırı gecesi öfkeli kalabalık, intikam için saldıracak yer bulamayınca savaşta Osmanlı'nın müttefiki olan Almanların kasabadaki kulübünü basıp milliyetçi marşlar eşliğinde ateşe verdi.
Saldırganlar Türk bayrağı taşıdığı için olay, ertesi günkü gazetelerin manşetine "İki Türk'ün katliam ateşi" başlığıyla yerleşti.
Bölgedeki Müslümanlar öyle korku içindeydi ki, iki dindaşlarının cenazesini kaldırmaya yanaşmadılar. Cesetler çevrede belirsiz bir yere gömüldü.
Olaydan sonra yükselen milliyetçi duygular, çok sayıda gencin savaşmak üzere orduya katılmasına neden oldu.
Bugün, Broken Hill kasabasının bir tepesinde Gül Muhammet'in dondurma arabasının bir benzeri duruyor. Hemen altında ertesi gün "Savaş" başlığıyla çıkan gazetelerden örnekler var.
Gül Muhammet ve Molla Abdullah'ın ünlü ayyıldızlı bayrağı, tüfekleri, fişeklikleri ve göğüslerinden çıkan dua kitabı ise halen Sidney'deki Polis Müzesi'nde sergileniyor.
Avustralya kıtasında yaşanan ilk ve tek savaşın kötü anıları olarak...

Prenses ve prens bu barda tanıştı

Bu aralar Avustralya'yı kasıp kavuran bir külkedisi masalı var. 35 yaşındaki Danimarka Veliaht Prensi Frederik, 2000 Olimpiyatları sırasında Sidney'e gelmişti. Orada kentin renkli barlarından birine gitti ve 32 yaşındaki Tasmanyalı Mary Donaldson'la tanıştı.
Aralarındaki ilişkiyi bir yıl gizledikten sonra Mayıs 2004'te Kopenhag'da evlendiler.
Donaldson bütün tarihi boyunca İngiliz kraliyet ailesini kendi hanedanı bellemiş Avustralya'nın ilk prensesiydi.
O yüzden bu evlilik ülkede büyük heyecan yarattı.
Düğün televizyonlarda canlı yayınlanırken Donaldson'un memleketi Hobart'ta Tasmanyalılar geleneksel Viking kıyafetleri giyerek partiler düzenledi.
Bugünlerde bu heyecan daha da artmış durumda.
Çünkü prens ve prenses şubat sonunda Avustralya'yı ziyaret edecekler. Prensesin ailesinin yaşadığı Hobart'a da gelecekler.
Bu gezinin sansasyonu Prens Charles'ın ziyaretini bile gölgede bıraktı. Tasmanya'da "Charles o yüzden evlenmeye karar verdi" esprisi bile yapılıyor.
Asıl ilginci ise şu:
Çiftin tanıştığı Sidney'deki Slip Inn barı kentin en popüler mekanı haline gelmiş durumda...
Herkes, Sidney'e geldiklerinde prens ve prensesin tanıştıkları yeri ziyaret edip etmeyeceğini sormak üzere bara uğruyor.
Tabii gelenlerin bir kısmını da hayatının prensiyle yine bu mekanda buluşmayı hayal edenler oluşturuyor.

PAZAR
Dünyanın dibine düştüm
"Afla dışarı çıkmasından korkuyorum ama ölsem ifademi değiştirmem"
O bir müzik misyoneri
Bu Beckham'lar artık çok sıktı
"Kadınlara özel 50 drajelik mutluluk ilacı"
Plaza şişmanlarına katılmamak elinizde
Sözleşmeli şıklık
İstanbul'da tarihi tadım
"Almanya'ya gitmesem Hasan jonglör olacaktı, oysa şimdi hapiste"
Meme kanserinde plastik cerrahinin yeri
Bu gömlekleri ünlüler tasarladı
Hayvanseverlerin yeni dergisi
Favorim ekşili ufak köfte
Coşkun Kırca'nın ardından
"Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin"
"Pîrî" edebiyat denizine yelken açıyor
Güneşe uçan adam





Ali Rıza Kardüz
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
YASEMİN ÇONGAR

© 2005 Milliyet