|
Bir "mizah müzesi" kurulsa...
TV programlarında emekli büyükelçilerin, emekli generallerin, uluslararası ilişki uzmanlarının; Türkiye'nin gerek ABD'de, gerek Avrupa'da, gerek dünyada yeterince tanıtılamadığı konusundaki yakınmalarını dinlerken, dudağım bükülüp, başım iki yana sallanıyor.
Bu yakınmalar içinde, yerel politikacıların -moda deyimle- "amacını aşan çıkışları"ndan ötürü Washington'un, Ankara'yı cezalandırabileceği kaygılarıyla; Pentagon'un İncirlik Üssü'nü, daha başka üslerle de birlikte denetimsiz kullanma isteklerine, ne ölçüde boyun eğilip, eğilemeyeceği de var.
***
Bütün bu yakınmaların temelinde, Türkiye'nin, 20. yüzyılı da ıskalayarak; "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 60 basamak altına düşmüşlüğüyle, "kirli ülkeler" sıralamasında Gana, Tanzanya, Pakistan arasına yuvarlanmışlığı sırıtmada...
Ve asıl soru:
- Türkiye'nin 20. yüzyılı ıskalaması, içeride kimlerin işine yaradı?
Yanıt:
- Hangi gizli papazlar, "ayıplı mal" damgasını yemiş 190 ders kitabının tam 4 bin yerinde "devleti, insandan daha kutsal gösterme" şırıngasıyla genç kuşakların beyinsel yaratıcılığını iğdiş edip, kimlerin çıkarlarına hizmet etmişlerse, onların...
Oligarşik bir yönetimin avantasına, 20. yüzyıl da ıskalanıp gitti ve eski "önemliler"in dertleşmeleri başladı işte...
***
Oysa her türlü kutsallaştırılmış tapılası bir putlaşmaya sürekli karşı çıkmış görkemli bir mizah hazinesi vardır bizim folklorumuzda.
Bir "mizah müzesi" kurulsa ve taşlaşmamış beyinlerin yarattıkları, eşi benzeri bulunmayan şah yapıtlar sergilense orada...
İşte örneğin, vazgeçtik tacı, tahtı, sarayı, medreseyi, şeyhi, hocayı; Tanrı'ya dahi takılan 15. yüzyıl halk ozanlarından Kaygusuz Abdal'ın ünlü şiiri:
Er atasıyla anılır
Falan oğlu falan deyu
Anan yoktur baban yoktur
Benzersin bir piçe Tanrı
Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsin kullar geçsin deyu
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı
"Mizah müzesi"nde böylesi özgür bir takılma, bir de göğe doğru nanik yapan sarıklı bir ozan karikatürüyle süslense...
***
Bu da 14. yüzyıl ozanlarından Seyit Nesimi'nin dizeleri:
Sofular haram demişler aşkımın şarabına
Ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne
Sofular secde ederler mescidin mihrabına
Benim ol "dost eşiğidir" secdegâhım kime ne
Ve bu şiir de "mizah müzesi"nde bir elinde küçük bir minare, öteki elinde bir şişe şarap, sarıklı bir ozan karikatürüyle süslense...
***
17. yüzyılın ünlü divan şairi Nabi'den, bu da:
Vermezdi kimse kimseye ekmek minnet olmasa
Hiçbir iş görülmez idi rüşvet olmasa
Yok karşılıksız muamele ehli zamanede
Kimse ibadet etmez idi cennet olması.
Kim bilir ne çarpıcı bir karikatürle değerlendirilebilir Nabi de, "mizah müzesi"nde...
* * *
Türkleri taş kafalı bağnaz insan yığınları olarak gören bazı AB politikacıları, böyle bir "mizah müzesi" önünde, şaşkınlıktan küçük dillerini yutar da, bilmem nerelerinden çıkarırlardı...
***
Sarıkla çizmeyi tapılası birer put yaparak, bu simgelerin arkasında siyasal bir liderlik hevesine kapılan höthötçü demagogların, afsunladığı insancıklara; "insanların özgür ve eşit doğduğu"nun ve beyinsel kuşkuculukla yaratıcılığın önünde kelepçelenebilecek, politik hiçbir "tabu"nun bulunamayacağı gösterimi yasaklandığında...
Türkiye de kendini kimselere tanıtamaz oldu.
***
Tevfik Fikret de, tarihin tapılası bir hamaset Kâbe'si yapılmasına şöyle karşı çıkmıştı:
Kahramanlık ...Esası kan, vahşet;
Kes, kopar, kır, sürekli ez, yak yık;
Ne "Aman" bil, ne "Ah" işit, ne "Yazık";
Geçtiğin yer ölüm, elem dolsun
Ne ekinden eser, ne ot, ne yosun;
Sönsün evler, sürünsün aileler;
Kalmasın hırpalanmadık bir yer;
Her ocak benzesin mezar taşına;
Damlar insin yetimlerin başına...
Bu ne vicdansız kötülük, ne ar...
Yere geç gücün kudretinle ey serdar...
***
Mustafa Kemal de, 1 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nin üçüncü toplantı yılını açarken yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
"...yedi asırdan beri cihanın dört bir köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daime tahkir ve tezlil ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, cebbarlıkla uşak seviyesine indirmek istediğimiz, bu gerçek sahibin, köylülerin huzurunda bugün utanç ve saygı ile hakiki durumumuzu alalım..."
***
Ne yazık ki kısa bir süre sonra ekonomik adaletsizlikten, soygundan, sömürüden söz etme, öylesine yasaklandı ki; Türkiye'nin çağdaşlıkla bütünleşmeyi arayan insanları, ezildi, silindi yok edildi...
İnanılmaz bir mizah yaratıcılığı olan Küçük Asya insanını, demagog ütülerinin altında kavrulurken bile; yarattıkları fıkraları, şiirleri, karikatürleri, yergileri ile sergileyen bir "mizah müzesi" kurulsa ve bir anda Türkiye'nin unutulmuş kahkahası çınlasa dünyada...
***
İki başucu kitabı var ki, ikisi de her türlü ahmaklığa bir muska gibi:
1- Ömer Özcan'ın "Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Hiciv ve Mizah".
2- Nihat Sargın'ın "Davalar, Savunmalar Cezaevi Anıları".
Türkiye'nin gerçek yüzü, okullarda da gösterilebilseydi; bugün kimse, birtakım yakınmaların göbektaşında içini çekmezdi...
c.altan@prizma.net.tr
|
|