|
Anaokulu çocukları ve sokak çocukları üzerine:
7 çok geç!
Anaokulu bana sorarsanız neredeyse berbat bir hatıra. Sokak çocukluğu varken lafı bile edilmez bir "süt çocuğu" işi. Ama sonra düşününce... Sokaklar acaba eskisi gibi mi?
Okula gidiyoruz. Galiba ekoseli eteğim var üzerimde. Öyle olmalı çünkü uzun süre en güzel eteğim o. Muhtemelen, sıkıldığım zamanlarda hâlâ yaptığım gibi alt dudağımı düşürmüşümdür ve sessizce yürüyorumdur. Hızlı yürüyor olmalıyız çünkü annem de kendi okuluna yetişecek. Geliyoruz "okula". Hâlâ aynı şiddetle nefret ettiğim süt-yumurta karışımı bir "anaokulu kokusu" vardır, o koku ilk kez geliyor burnuma. Muhtemelen berbat hissediyorum. Üstelik kayıt olmam için sıra beklememiz gerekiyor. Annem geç kalmış, "Sen burada bekle, ismini yazdır" diyor. Doğrusu ben bu hikayeyi hatırlamıyorum. Öyle olur ya, çocukluktaki hikayelerinizin ne kadarı sizin hafızanızda kalandır, ne kadarı annenizin size anlata anlata hatırladığınızı sandıklarınızdır, bilemezsiniz, öyle bir hikaye bu da. Anaokulundaki ilk günümü hiç hatırlamıyorum, muhtemelen hatırlamaya değer bir yanını bulamadığımdandır. Sonra akşam oluyor, annem beni almaya geliyor:
"Ece Temelkuran?"
"Yok öyle bir isim. Bir Temelkuran var ama..."
"Nasıl?"
"Aydeniz Temelkuran."
Adımı değiştirmişim. Kendimi adımı değiştirmek isterken çok hatırlıyorum. Çünkü bu kadar "minnacık" bir isimle asla sahneye çıkamayacağımı düşünüyordum daha minnacıkken. Dansöz-balerin olma hayallerimin önündeki tek engel bu "çocuk" adıydı. Muhtemelen o yüzden kendime bu, hâlâ nasıl uydurduğumu anlayamadığım, "sahne ismini" bulmuş olmalıyım: Aydeniz! Yeterince uzun, yeterince dansözlüğe müsait!
Anaokuluna dair hatırladığım hikayeler zorunlu öğlen uykuları ve öğretmen genç kızı hâlâ anlamadığım bir beceriyle uyumamaya, resimli kitaplara bakmaya ikna edişim, bir de tabii metal tabaklarda berbat pırasa yemekleriyle sınırlı. Hâlâ da pırasayı zor yerim. Sonra bir gün annem, diplomaları yazıyor.
"Bu nedir?"
"Diploma. Öğrencilere mezun oldukları zaman verilir."
"Mezun olmak ne demek?"
"Okulu bitirmek demek."
"Bir daha gidilmiyor mu?"
"Gidilmiyor."
Elbette bu yeni, kıymetli bilgiyi derhal kullandım ve anaokuluna on beş günlük acılı ziyaretlerimden sonra bir akşam "mezun olduğumu" ilan ettim. Bir daha da anaokuluna gitmedim.
Okul öncesi eğitim önemli!
Geçen gün Necla Zarakol beni bir toplantıya davet etti. "7 çok geç" kampanyasının basın toplantısı, gittim. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Vehbi Koç Vakfı,
Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı, Eğitim Reformu Girişimi, Türk Eğitim Vakfı bir araya gelip, okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması, konunun öneminin anlatılması için bir kampanya başlatmışlar. Slaytlı sunumlar yapılırken kendi karanlık anaokulu geçmişimi ve "mezun olduktan" sonra kıymetini daha da iyi anladığım sokakların müthiş özgürlüğünü düşündüm. Ama sonra...
Bir anda geldi aklıma. Artık sokaklar eskisi gibi değil ki. Türkiye'nin yer şekilleri irili ufaklı Kurtlar Vadisi oluşumlarından meydana geliyor. Artık sokaklarda çocukların yaptığı en "haince" şey mahalle savaşları değil ki. Çocuklar birbirine artık Polat veya Memati! Üstelik onların oynadıkları, yine de masum olan bu oyunların çevresi, hiç de masum olmayan, hiç de oyun olmayan gerçek "vadilerle" çevrili. Erkekler dünyasının çocukları çiğneyip yutması bir yana berbat ve bayağı bir "kadınlar hamamı" dünyası da evin içinde beklemekte. Dört yaşındaki bir çocuk niye Seren Serengil'in ya da Semra hanımın taklidini yapsın ki?
Çocuklar, çocuklarla birlikte olmalı. Kendi sözcüklerini, kendi hayallerini, kendi dillerini oluşturabilmek için kendi "toplumlarıyla" birlikte yaşamalı.
Çocuk kafası!
Yeryüzündeki birçok memeli, annesinin karnından çıkar çıkmaz yürümeye başlar. İnsanoğlu doğduktan sonra bakıma en çok muhtaç olan canlıdır. Çünkü insan, doğduğu anda beyin gelişimini tamamlamamış olarak doğar. Bunun nedenini biliyor musunuz? İnsan kafası anne karnında ancak dokuz ay boyunca büyür. Çünkü eğer beyin gelişimi tamamlansın diye beklerseniz çocuğun kafası annenin leğen kemikleri arasından geçemeyecek kadar büyümüş olur. Doğa, insan bebeğin kadının kemikleri arasından geçebileceği kadar anne karnında kalmasına izin verir. Bebek dışarı çıktıktan sonra, dört yaşına kadar beyin gelişiminin üçte ikisi tamamlanır. Ne oluyorsa yani, o dört yılda oluyor. Düşünün, tazecik bir beyinin beslendiği tek şey reklam sloganları, mahalle arası dedikoduları, tutucu, yavan ilişkiler olursa ne olur?
Çocuklar resim yapmalı, yüksek sesle şarkı söylemeli, kendi kendine konuşmalı, başka çocuklarla dertleşmeli ve başka ilişkilerin, başka hayatların mümkün olduğunu anlatan bir okulun kapısından girmeli. Ve bu sadece zengin çocuklarının tadını çıkardığı bir ayrıcalık değil, bütün çocukların paylaştığı bir hak olmalı.
Unuttum: Anaokulunda uyumadığım öğle uykuları sırasında Ayşegül'ün maceralarına bakıyordum. Tavan arasında bulduğu sandıktan çıkan tuhaf şeylere şaşırırken o, ben artık her evin bir tavan arası olduğuna, her evin keşfedilmeye değer acayipliklerle dolu olduğuna inanmaya başlıyordum. Ve şimdi görüyorum ki, doğru yoldaydım.
Not: Kampanyaya destek olmak için 3747'ye SMS yollayarak 5 YTL bağışta bulunabilir, Vakıfbank İstanbul Finansmarket Şubesi 2040817 no'lu hesaba bağış yapabilirsiniz ya da gönüllü olarak çalışabilirsiniz.
ecetem@hotmail.com
|
|