|
 |
|
|
Büyük günahlarla ilgilenmeyen bir yazar
TV dizilerine yazdığı senaryolarda "yaşayan kişiler" yaratan Sulhi Dölek, yeni romanı "Küçük Günahlar Sokağı"nda da aynı şeyi başarıyor: Yalın, içten, dolaysız ve sıcak bir anlatım
Sanıyorum Edward Dmytryk söylemişti: "Siz kişileri yaratmaya bakın, onlar olayları nasıl olsa yaratırlar."
Oysa bizde yüz sinema filmi ya da televizyon dizisi yapılmışsa, en aşağı doksan beşinde kişiler olayları değil, olaylar kişileri yaratmıştır. Kişileri yaratmak güçtür çünkü; olayları yaratmak ise, hele ilkokul 5'i bitirmiş, birkaç da Tom Miks okumuşsanız çok kolaydır:
"Zengin bir adam olsun. Adam yolda bıçaklı saldırıya uğrasın. Onu yoksul bir delikanlı bulsun. Tam göğsünden bıçağı çıkarırken polisler gelsin. Delikanlı katil diye hapishaneyi boylasın. Bir gün kaçsın. O zengin adamın güzel kızını bulsun. Birbirlerine hemen aşık olsunlar. Babanın gerçek katillerinin peşine düşsünler..."
Aynı alanda dolanıp duran hayal gücü, yüzlerce benzer olay yaratabilir.
Televizyon dizilerimizin büyük çoğunluğu öyle değil mi? "Ahmet damdan düşsün. Ayşe kaset doldursun. Dağhan mafya babalarına meydan okusun. Cemşit de komiklik yapsın."
Nice yıllardır yapaylığın doruklarında dolaşıyoruz. Ne hikmetse, başımız bir türlü dönmüyor.
* * *
Televizyonda yaşayan kişiler denilince aklıma gelen ilk ad Sulhi Dölek oluyor.
"Süper Baba"yı, "İkinci Bahar"ı düşünüyorum. Olaylar, yaratılan kişilerin başlarından geçebilecek olaylardı. Yapaylık yoktu, zorlama yoktu. Kişiler yaşıyordu.
Şimdi de "Yabancı Damat". Kahraman'ından Anna'sına kadar bütün kişiler bir kurgucunun kafasından değil de, evlerinden çıkıp gelmiş gibiler. (Bu arada, büyükbabayı oynayan Arif Erkin Güzelbeyoğlu'nun muhteşem Antepçesine şapka çıkarıyoruz!)
* * *
Sulhi'yi televizyon dizileri yazarı olarak tanımadım elbet. Öykücü, romancı olarak tanıdım. 1970'lerin başlarında Akbaba dergisinde, öykülerini okuduğumu hatırlıyorum. Ama asıl ilgimi Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nda sanırım üçüncülük ödülü alan "Korugan" romanıyla çekti. Ondan sonra imzasını kollar oldum, nerede bir yapıtını gördümse okudum. Madaralı Roman Ödülü'nü alan "Kiracı" ilgimi, sevgimi pekiştirdi.
Şimdi bir romanı daha yayımlandı Sulhi'nin: "Küçük Günahlar Sokağı" (Dünya Yayınları).
Kitap, adından da anlaşılacağı gibi, bir sokağın romanı.
Dar bir yörenin öyküsünü anlatan romanlar, hem dünya edebiyatında, hem bizim edebiyatımızda oldukça yaygındır (Aklıma ilk gelen, John Steinbeck'in unutamadığım "Yukarı Mahalle"si-Tortilla Flat).
Bu romanların ortak bir özelliği var: Sevgiyle yüklü olmak.
Kişilerinin içleri sevgi doludur. Yazarın yüreği onlara yansımıştır sanki. Hepsi sıcacıktır. İlişkilerinde, "kötü adam"larda bile, nefrete rastlanmaz. Öfke elbette vardır. Ama kötülükle beslenen bir öfke değildir bu.
Sulhi'nin romanı da sevgi yüklü. Bu sevgi sadece kişilerde değil, yazarın anlatımında da beliriyor. Piç Melih'e dayak atan Salih, ustasından dayak mı yiyor...
"Köpek başını ustaya doğru çevirip 'Bağırma ona!' dercesine kesik kesik havlıyor. Salih, oturduğu yerde hafifçe dikiliyor. 'Kendimi tutamadım usta', diyor özür diler gibi. 'Maksadım Metin'in öcünü almak değildi.
O serseri Aynur'u üzdü, ben işte buna katlanamadım.' Ustanın ağzı açık kalıyor."
Yalın, dolaysız, içten ve sıcak.
* * *
"Küçük Günahlar Sokağı"nın başında, Nisa Suresi'nden bir alıntı var: "Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere ulaştırırız."
Sulhi, yazarlık yaşamı boyunca "büyük günahlar"la ilgilenmedi. Öykülerinde de, romanlarında da, senaryolarında da... Bağışlanabilen küçük günahları yazdı hep.
Sanırım, "Süper Baba"dan, "İkinci Bahar"dan sonra, "Yabancı Damat"ın da 12'den vurmasının nedenlerinden biri de bu.
|
|
|

|