
|
|
|
 |
|
|
Ali Sami Yen top şişirdi, kızkardeşi forma dikti
Ali Sami Yen anlatıyor: "Cevdet'i ikinci reisliğe seçmiş, kendim de reis olmuştum. Asım her hafta arkadaşlardan birer kuruş toplamakta mahir olduğu için muhasebeci yapmıştım. Ben reisliği topu yamayıp şişirmemle almıştım. Yamasını yeni pabucumdan kesmiştim. Arkadaşlar bana hepimizden fazla paye vermişlerdi. O zaman reisliği en çok çalışan kazanırdı. Cevdet de ikinci reisliği formaları yıkadığı için almıştı..."
Her şey 1899 yılında jimnastikçi Bedri Bey'in okula getirdiği topla başlamıştı. Kim bilebilirdi ki bu öğrencinin Frerler Mektebi'nden kapıp getirdiği bu topun bugün nice şampiyonluklara ulaşacağını? Ve yine kim bilebilirdi ki Moda ve Kadıköy çayırlarında başlayan bu gol peşinde koşmanın, Avrupa'da kupa kovalamaya dönüşeceğini?
Okul bahçesinde her türlü kuraldan uzak oynanan bu futbolun kulüp bünyesinde ele alınması ve düzenli hale gelmesi ise bir edebiyat dersinde gerçekleşmişti.
Tarihlerden 20 Ekim 1905'ti ve Mehmet Ata Bey divan edebiyatından örnekler veriyordu. Birbirine yakın oturan 5. sınıfın öğrencileri o gün Ali Sami Yen'den bir kulüp kurma amacını duyduklarında aynı sözü söyleyeceklerdi: "Biz de şimdi onu düşünüyorduk."
Ateşi Ali Sami Yen yaktı
Önce Ali Sami Yen... Asım Tevfik (Sonumut), Emin Bülent (Serdardoğlu), Bekir Bircan, Refik Cevdet (Kalpakçıoğlu), Abidin Daver, Kamil, Celal ve İbrahim.
Bu ilklere daha sonra okulun Bulgar ve Sırp asıllı öğrencileri de katılacak ve kulübün kurulması yolunda önemli adımlar atılacaktı. Diyordu ki: "Asım'ı muhasebeciliğe, Cevdet'i ikinci reisliğe seçmiş, kendim de reis olmuştum. Asım her hafta arkadaşlardan birer kuruş toplamakta mahir olduğu için kendisini muhasebeci yapmıştım. Ben reisliği topu yağlayıp şişirmemle almıştım. Topumuza evladım gibi bakardım. Zaten varımız yoğumuz da topumuzda idi. Mektebe gelirken, domuz sokağından geçer, domuz yağı alırdım. Topu yağlar, şişirirdim. Yalasını yeni pabucumdan kesmiştim. Bunu gören arkadaşlar bana hepimizden fazla paye vermişlerdi. O zaman reisliği en çok çalışan kazanırdı. Cevdet de ikinci reisliği formaları yıkadığı için almıştı."
İş artık kulübe hangi rengin ve adın verileceğine gelmişti. Dönem yabancılaşmanın alabildiğine geliştiği bir dönemdi. Bir bölüm Galatasaraylı adlarının "Zafer" anlamına gelen "Glorya" veya "Audace" yani "Cür'et" olmasını istiyordu. Ama takımın maçını izleyenler onları Galatasaraylı olarak anacak ve böylece kulübün adı kitle içinde yerleşmeye başlayacaktı.
"Galatasaray Terbiye - i Bedeniye Kulübü"nün kırmızı - beyaz olan formalarının kumaşları, Sirkeci Bahçekapı'daki "Şişman Yanko"nun mağazasından alınmıştı. Formalar ise Ali Sami Bey'in kız kardeşi Samiye Erer ile Asım Tevfik Bey'in annesi tarafından dikilecekti. Kırmızı - beyaz renklerin dikkat çekmesi ve takımın hafiyeler tarafından izlenmesi nedeniyle takım önce sarı - siyah renklerle sahaya çıkacak ve ardından sarı - kırmızıda karar kılınacaktı.
İlk şampiyonluk 1909'da
1905'te İstanbul Ligi'ne katılan Galatasaray ilk maçını Kadıköy Fuare ile yapacak ve 2 - 0 galip gelecekti. Aslanlar işe galibiyetle başlamıştı. 1906'da dördüncü, ertesi yıl da üçüncü olmuşlardı. 1908 - 1909 ise ilk şampiyonluklarla tanıştıkları sezondu. Ahmet Robenson, Adnan İbrahim, Fuat Hüsnü, Milo Bakiş, Hasan, Bekir, Horace Armitage, Sabri Mahir, Celal İbrahim, Emin Bülent, Ali Sami Yen, İdris, Abdurrahman Robenson ve Comber gibi isimler ilk maçların kadrosunu teşkil edecekti.
1908, 1909 ve 1910 şampiyonluklarıyla bu başarıyı ardı ardına üç kez tekrarlayan Galatasaray artık diğer spor dallarına da ağırlık vermeye hazırdı. Kimi dallarda 1900 öncesinde okul olarak zaten faaliyet gösteriyordu. Jimnastik 1868, atletizm 1870, yüzme 1873, kürek 1873, güreş 1887 ve bisiklet 1898 yılında kurulmuştu.
Jimnastik bu yönde epey mesafe alınmasını sağlamıştı. Curel, okulda sporlaşmanın öncüsü olmuştu. Fransa'dan araç gereçleri getirtmiş ve 1870'te ilk "Spor Bayramı"nı düzenlemişti. Sonrasında Moiroux, Martinetti, Stangali gibi hocalar bu çabaları sürdürecek ve sıra Türk öğretmenlere gelecekti. Faik Bey (Üstünidman) 1879'da başlayan görevi ile "Türkiye'nin ilk idmancısı" sıfatını kazanacaktı. Mazhar Kazancı, Ahmet Robenson ve Selim Sırrı Bey (Tarcan) gibi isimler diğer Türk öncüler olmuştu. Tenis ve su topu 1910, patenli hokey 1911, çim hokeyi 1914, beyzbol 1925, binicilik 1931'de kurulan diğer spor dallarından bazıları olmuştu.
Teknik ve idari yapıdaki uygulamalarla başarılar ardı ardına gelmeye başlamıştı. Her alanda müsabaka izleyen seyircilerin sayısı artmaya başlamış ve bu artış futbol sahalarında daha belirginleşmişti. Halk "Galatasaraylılar" diye alkışladığı bu Sultanili gençleri seyretmeye koşuyordu. Çünkü çok değil iki yıl önce Kadıköy'e 7 - 0 ve 11 - 0 yenilen Galatasaray, bu kez sarı - kırmızı formasıyla rakibine 4 gol atabiliyordu.
Rekorlar, yıldızlar takımı
Galatasaray Türk spor tarihine şampiyonlukları kadar yıldızlarıyla iz bırakmıştı. Basketbolundan voleyboluna, atletizminden futboluna kadar her biri birbirinden değerli yüzlerce yıldız hem Galatasaray'ın hem de milli takımların vazgeçilmez değerleri olmuştu. Bazıları Gündüz Kılıç, Turgay Şener ve Metin Oktay gibi sahalara sığmıyor, tarihte yerini alıyordu. Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yıldızı sayılan Metin Oktay nice kırılmaz rekorun sahibi olmuştu.
Avrupalı olmak
Galatasaray Avrupa kapısını 1911'de Macaristan ve Romanya'ya yapılan turneyle açmıştı. Sarı - kırmızılıların Bükreş karması karşısında aldıkları 1 - 1'lik muhteşem sonuç belki de Galatasaray'ın Avrupa devleri arasında elde ettiği zaferlerin başlangıcı olmuştu.
Hüsnü, Neşet, Raşit, Celal, Hasan, Bekir, Ahmet, İdris, Galip, Hüseyin ve Emin Bülent'in yer aldığı bu ilk Avrupalı kadro 2000'li yıllara bir miras olarak kalacaktı. Derwall ile başlayan çağdaş uygulamalar Fatih Terim'li kadrolarla doruğa çıkacaktı. Hasan Şükür'ler, Emre Belözoğlu'lar ve diğerleri 'büyük Avrupa' hayalini gerçekleştiriyor, bu hedef büyütmek diğer kulüpler ve Milli Takım için de paylaşılan bir ilke haline geliyordu.
Çünkü Galatasaray doğuştan Avrupalıydı. Temeli kültür yuvası Sultani'ye dayalı olmak, spora kültürle bakmak gibi her kulüpte rastlanmayacak bir niteliğe sahipti. Çünkü Galatasaray ülkesinin en zor anlarında ölümü göze alabilecek kadar onurluydu. Hasnun Galip'ler, İdris'ler, Fuat'lar, Mehmet Refik'ler, Robenson'lar gibi şehitlerini Trablusgarp'ta, Çanakkale'de, Kafkasya'da ve tabii ki İstiklal Savaşı'nda vermişlerdi.
Çünkü Galatasaray eşine ender rastlanan kulüp içi ihtilaf ve parçalanmaya rağmen ayakta kalmıştı. Temel taşı ve öncü isimlerin Güneş Kulübü'ne yönlendirilmesi sarı - kırmızılılara tarihinin en zor dönemini yaşatmıştı.
1933 yılında patlak veren bu olay sonrasında futbolcu ve idarecilerin büyük bölümü daha sonra kulübe dönecek ve başkanlık yapacaklardı.
Yöneticilik anlayışında Güneş olayı ders alınması gereken bir nitelikle her zaman hatırlandı. Kişisel düşüncenin yerini çoğulcu anlayış almış ve kulüp bireylerin hüküm sürdüğü bir kulüp olmaktan çıkmıştı. Şüphesiz paralı iktidarların değil, yetkin yönetimin başarılı olacağı düşüncesi Galatasaray'ın karşısına çok büyük ekonomik engeller çıkarmıştı. Kimilerine göre, Galatasaray'da para yoktu ve dolayısıyla artık kupaları kazanmak kolay değildi.
Ancak akıl ve mantığın öngördüğü spor yolunda yürüyen Galatasaray hem ulusal hem de uluslararası alanda yerini hâlâ muhafaza edecekti.
|
|
|

|
|