|
 |
|
|
Maç!
MADRİD
Bar yükünü almış durumda. Çıt yok. Geniş ekranda Juventus-Real Madrid maçı. Kaybeden eleniyor. Herhalde bir tek ben tutuyorum İtalyan takımını. Ama neme lazım, hiç belli etmiyorum.
Tıpkı Saraçoğlu Stadı'ndaki son Fenerbahçe-Zaragoza maçındaki gibi. Fener o golü yiyince, ne sağıma ne soluma bakmış, suratımda tek bir çizgi bile oynamamıştı, içimde esen büyük fırtınaya rağmen...
Real Madrid ilk golü yiyor. Tıs yok. Sanki ölü toprağı serpildi. Soruyor nereden olduğumu. Türkiye deyince, Galatasaray çıkıyor ağzından. Benim de ağzım kulaklarıma varıyor.
Ama başka ne diyebilirdi ki?
Real Madrid'i Ali Sami Yen'de 0-2'den 3-2 yenen biz değil miydik? Monaco'da 2-1 götürüp Avrupa'da Süper Kupa'yı kaldıran biz değil miydik? Tabii Cim Bom'u tanıyacak, bilecek.
Gerçekleri tarih yazar,
Tarihi de Galatasaray.
Hey gidi günler hey!
Cafe Gijon tenha. Bir köşeye çekilip bir şeyler okumak en iyisi. Kahve gibi kahvedir burası. 1888'de açılmış. Seviyorum bu kahveyi. Demirel Cumhurbaşkanı'yken geldiğimizde Okay'la birlikte keşfetmiştik.
Duvarlarda resimler, buranın müdavimi ressamların elinden çıkma. Eski fotoğraflar, saç ve sakallarıyla, siyah bereleriyle belli, yazar çizer sanatçı takımı.
Ağır kadife perdelerin sarktığı pencerenin dibine çöküyorum. Beyaz damarlı siyah mermer masanın üstüne bir dolu gazete ve not defterim...
Duvarda guguklu saat çalıyor.
Maç yine aklımda. Bir gol de uzatmada geliyor. Real Madridliler göçüyor, ölüm sessizliği barda. Yanımdaki öfkeli, "Bunlar çok zenginledi. Beckham'ı, Zidane'ı, Roberto Carlos'u, Figo'su... Oynamıyorlar artık. Ruhlarını sattılar."
Dalıyorum.
İspanyol yazar Juan Benet:
"Yaşlar, mevsimler ve saatler arasında gizli bir yakınlık vardır. Bu kendini öyle hemen belli etmez. Sevimli bir tonda yerleştiği hafızadan usul usul zamanla yüzeye çıkar."
Madrid'e son geldiğimde Hemingway'in kitabıyla dolaşmıştım. Palace Hotel'e de uğramıştım. Hemingway'in, Lorca'nın, Picasso'nun oteli diye geçer.
Onların izlerini sürmüştüm.
Yine aynı şeyi yaptım. Fazla gıcır bir otel. Lorca'nın el yazılı dizeleri aynı yerinde asılı duruyor. Ve çevirecek birini yine bulamadım. Ama Lorca'dan dizeler yok değil belleğimde:
Günleri ve mevsimleri
Düşlerimize göre
Yeniden yaratacağız
Lorca göremedi o günleri ve mevsimleri. İç Savaş'ta bir faşist kurşunuyla vuruldu ve bir çukura atıldı.
Plaza Mayor çok güzel!
Cıvıl cıvıl. Güneş insanı ısıtıyor, yaşama sevinci veriyor. Bu satırları meydandaki bir dolu kahveden birinde, güneşin altında yazıyorum.
Heykelin etrafında, yerlerde sereserpe genç çiftler. Amma da uzun öpüştüler! Güvercinler ayaklarımızın arasında. Yeni evlenmiş bir çift hatıra fotoğrafı çektiriyor. Bir de yan masadaki Amerikalı turistlerin çenesi olmasa...
Pantomimci palyaço kıyafetiyle, heykel gibi... Prado müzesine, Goya'lara uğramak... Reina Sofia'da Picasso'nun Guernica'sını bir kez daha seyredalmak... Savaşın korkunçluğuyla birlikte direnişin ve umudun gücünü hissetmeye çalışmak...
Vakit var mı?
Madrid güzel şehir... Yakında ıhlamur ağaçları iç bayıltıcı kokularıyla açacaklar. Akşam belki Melekler Meydanı'ndaki Cafe Santral'a uğrayıp canlı caz dinleyebiliriz. Caz müziğin demokrasisidir, öyle mi Sedat?..
Murat Belge'yi bulursam, o da gelebilir. Terör zirvesinde bir ara uzaktan gördüm. Benim konuştuğum panelin yapıldığı salona kafasını uzattı, el salladı, bir anda yok oldu. Cep telefonu da kullanmaz ki...
La Comparsita'yı çalıyor akordeoncu. Pantomimci para toplamaya başladı. Klarnetçi katıldı akordeoncuya, oynak ve neşeli bir parçaya girdiler.
Küçük bir oğlan çocuğu masaya yaklaşıyor, elindeki gazeteyi bir şey ister gibi cep telefonum üstüne kapatıp çekerken, bileğimden yakalıyorum. Bir an korkuyla bakıyor gözlerimin içine. Bileğini bırakır bırakmaz toz oluyor.
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|
|

|