Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 14 Mart 2005 / Pazartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Kariyerim      Business      Arabam      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Şam, Tahran ve dünya

Ortadoğu'daki güncel devinimi okuyabilmenin ilk şartı, olaylara çıplak gözle bakmak. Zira ideolojik at gözlükleri de popülist siperler de, bölgenin hızlanan dinamikleri karşısında tam bir göz bağı işlevi görebiliyor.
Son bir ayda, Ortadoğu'ya yönelik uluslararası politikanın temposu müthiş yükseldi.
Lübnan'ın eski başbakanı Refik Hariri'nin öldürüldüğü 14 Şubat'tan bu yana Suriye ve İran eksenindeki gelişmelere bakın.
Örneğin, 16 Şubat'ta İran ve Suriye'nin "ortak cephe" kurduklarını hatırlıyor musunuz?
O tarihte, İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı ile Suriye Başbakanı buluştular; "İran'ın, baskılara karşı Suriye'nin yanında olacağı" mesajını verdiler. Adresin Washington olduğu belliydi. Nitekim gelişme, birçok ülkede olduğu gibi bizde de, "ABD'ye karşı birleştiler" başlıklı haberlerle duyuruldu.
Aynı gün Beyaz Saray Sözcüsü, "Eğer İran ve Suriye, sorunun kendileri ile ABD arasında olduğunu sanıyorlarsa yanılıyorlar. Mesele, uluslararası topluluk ile aralarındaki bir mesele" dediyse de fazla aldıran olmadı.
İzleyen günlerde, Türk medyasında bir dizi yorumcunun yaptığı "ABD'nin yeni hedefleri Şam ve Tahran. Bize düşen de, Suriye ve İran'la dayanışmak" türü değerlendirmeler hatırlarda.
İdeolojik ve popülist bakış, Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesi ve İran'ın nükleer silahlanmaktan vazgeçmesi gibi Türkiye'nin sonuna kadar desteklemesi gereken iki talebin, bazılarınca salt bir Amerikan meselesine indirgenmesine yol açtı. Bu talepleri, Bush yönetiminin İran'a ve Suriye'ye saldırmak için ortaya attığı birer bahane sayanlarımız oldu.
Bir de şimdi gelinen noktayı düşünün.

Esad boyun eğdi
Önceki gün Halep'te Beşar Esad'la görüşen BM temsilcisi Terje Roed - Larsen, Suriye'nin 1559 sayılı Güvenlik Konseyi kararını uygulamayı kabul ettiğini ve bunun için somut bir takvime de razı olduğunu açıkladı.
Bu açıklama gösteriyor ki, daha sadece bir hafta önce, herhangi bir takvim vermeden Lübnan'daki birliklerini Suriye sınırına çekeceğini söylemekle yetinen Esad, kısmi ve muğlak bir adımın yeterli olmayacağını artık kavramış durumda.
Suriye'ye boyun eğdiren, uluslararası ortak cephenin baskısıdır.
Bu cephe, Hariri suikasti ardından Lübnan halkının önemli bir kesiminin Suriye sultasına karşı sesini yükseltmesi sayesinde güçlendi. ABD ve Fransa'nın bu konuda sağladıkları üslup birliğine, AB, Arap dünyası ve Rusya ortak oldu.
Öyle ki Avusturya Esad'ın yapacağı resmi ziyareti, "Bu aşamada gelmeseniz daha iyi" diyerek erteledi. Şam'a karşı nispeten yumuşak oldukları izlenimini veren İngiltere ve İspanya da sertleştiler. Moskova, Suriye'nin Lübnan'dan asker çekmesinin yetmeyeceğini, gizli servislerinin de tümüyle bu ülkeyi terk etmesinin gerektiğini yüksek sesle açıkladı.
Birçok Arap başkenti, Suriye'nin mayıstaki Lübnan seçimlerinden önce çekilmesini isteyerek, vurguya takvim de ekleyen Batılı ülkelere katıldılar.
Kısacası, BM'nin 1559 sayılı kararı uluslararası bir parolaya dönüştü. Daha dört hafta önce, Suriye'ye "Baskılara karşı yanınızdayız" diyen İran'ın dayanışma vaadi bile, bu parola karşısında eridi gitti.

Hizbullah'ın rolü
Ankara ise, 1559'a nihayet geçen pazartesi yaptığı bir açıklamayla sahip çıktı. Washington'da "cılız" bulunan ve "takvim" içermemesi özellikle eleştirilen bir açıklamaydı bu.
Hafta ortasında sohbet ettiğim bir Türk yetkili ise, "Biz doğru davrandık. Hem Suriye'ye karşı komşuluktan kaynaklı belirli bir özen içindeyiz. Hem de Lübnan çok karışık bir yer. Bakın ABD de, Hizbullah konusundaki hatasını anladı, şimdi tavır değiştirmeye niyetli" diyordu.
Aynı yetkili, Hizbullah'ın Beyrut'ta yüzbinlerce kişiyi sokağa döken Suriye yanlısı gösterisinin Şam üzerindeki baskıyı gevşetebileceği yorumunu da yaptı.
BM temsilcisi Roed - Larsen ile Esad arasındaki görüşme, Ankara'nın bu yorumunun (ve Şam'ın muhtemel benzer hesabının) yanılgısını ortaya koydu.
Hizbullah'ın gövde gösterisi, Washington dahil birçok başkenti Lübnan'daki dengeler konusunda yeniden düşündürtse bile, günün mağlubunu değiştirmedi.
BM'nin, 1559'u Halep'te Esad'a dikte etmesi, Suriye devletinin ve Beyrut sokaklarındaki "1559'a hayır" pankartlarının yenilgisidir.
Buna karşın ABD'de, Lübnan parlamentosunda 9 üyesi bulunan Hizbullah'ı "siyasi ve sosyal bir güç" olarak kabullenme gereğini vurgulayanlar tabii ki var. Ama bu, söz konusu örgütle ilgili "terörist" sınıflamasından kolay kolay vazgeçileceği anlamına gelmiyor.
1559'un içerdiği dört temel talepten biri, Lübnan'daki milislerin silahsızlandırılması. Burada kast edilenin, Suriye ve İran'ın desteğindeki Hizbullah olduğu da aşikar.
BM kaynaklarına göre, Roed - Larsen "milisler" meselesini hem Esad'ın, hem de dün Beyrut'ta görüştüğü Lübnan yetkililerinin dikkatine getirdi.
Esasen, uluslararası topluluğun Hizbullah'ın silahsızlandırılması talebinde temel bir değişiklik yok. Burada taktiksel bir tercih söz konusu. ABD'li kaynaklar bu tercihi, "Asıl öncelik, mayıstaki seçimlere dek, Lübnan'da tek bir Suriye askeri ve istihbarat yetkilisi kalmamasında" diye açıklıyorlar.

ABD-AB ortaklaşması
1559 çevresinde oluşan uluslararası ittifak sayesinde Suriye Lübnan'dan tümüyle çekilir ve Lübnan'da serbest seçimler yapılabilirse, bölgemizde demokratikleşme ve barış yönündeki ivme hızlanacaktır.
Türkiye de bu sürece canla başla destek olmalı.
Ankara'yı sevindirmesi gereken bir başka gelişme de, ABD ile AB'nin İran'a karşı çok daha ortak bir tonda konuşmaya başlamasıdır.
Uranyumu zenginleştirmekten vazgeçmesi halinde, İran'ın Dünya Ticaret Örgütü üyeliğini bloke etmeyeceğini açıklayan Washington, AB'nin talebini yerine getirmiş oldu.
AB troykası da nükleer silahsızlanma pazarlığının başarısızlığı halinde İran'ı BM Güvenlik Konseyi'ne havale edeceğini bildirerek ABD'nin çizgisine geldi.
Başkan Bush'a göre, "ABD ile Avrupalı dostları, İran konusunda artık tek sesle konuşuyorlar."
Bu, Türkiye'nin de sahip çıkması gereken bir ses.
Bakın, daha dört hafta önce "ortak cephe" kuran Suriye ve İran, şimdi ayrı ayrı, uluslararası bir ortak cephenin talepleriyle karşı karşıya.
Bölgede yeni bir savaşı önlemenin yolu, ABD'ye karşı İran ve Suriye ile dayanışmaktan değil, Tahran'ın ve Şam'ın bu uluslararası ortak sese kulak vermesini sağlamaktan geçiyor.

ycongar@erols.com








Taha AKYOL
Atatürk kurguları
NEDEN herkesin kendine göre bir Atatürk anlay...
Çetin ALTAN
İyi bir dangalak mısınız?
1- Dolmuştan inerken rahatsız ettiğiniz kişil...
Yasemin CONGAR
Şam, Tahran ve dünya
Ortadoğu'daki güncel devinimi okuyabilmenin i...
Faik ÖZTRAK
Bütçe ve kamuoyunun bilgiyi kullanması
Geçtiğimiz hafta yayımlanan şubat ayına ait k...
Hasan PULUR
Ermeni tehciri isyanla başlar...
BU yazılarımızın hiçbir şekilde, "soykırım" d...
Ece TEMELKURAN
Gidenler genç kalır
İhtiyarlamak azizim, gitmek korkusuyla başlar...
Yaman TÖRÜNER
Bir gazete hangi prensiplerle yönetiliyor?
Bir medya organı aşağıdaki amaçları gütmek du...
Osman ULAGAY
Dolar depremi yakın mı?..
Beklenen bir depremin ne zaman olacağını önce...
Güngör URAS
Emekli Sandığı'nı çalışanları soymuş
T.C. Emekli Sandığı'nda çalışanların bazıları...

© 2005 Milliyet