|
Düğmeye basılınca "Rus salatası", "Amerikan salatası" olmuştu...
UZAKLARDA çok uzaklarda, bir külah çikolatalı dondurmanın tepesine oturtulmuş, bir kaşıklık kaymaklı beyaz dondurma gibi duran dağları; rüzgârlara ve bulutlara göre bazen garip bir yeşile bürünen Köyceğiz Gölü'nü; narenciye bahçelerini, koyun sürülerini, arsa boşluklarında otlayan inekleri; bollaşan emlakçi tabelalarını ve politika tatavalarına kulak asmadan kendi dünyasını yaşayan Köyceğiz çarşısıyla, radyom bakışlı simsiyah Otello'yu gerilerde bırakarak yine döndük İstanbul'a...
***
Ajans haberlerinin şimşeklenen flaşlarıyla birlikte bizi ilk karşılayanlar, Zeytinburnu açıklarında batıvermiş bir taşıma gemisinden denize savrulup serserice yüzmeye başlamış olan içi dolu LPG tankerleri oldu...
Sonradan öğrendik ki, batan taşıma gemisi, vaktiyle Askeri Deniz Kuvvetleri tarafından çürüğe çıkarılmış bir çıkartma gemisiymiş; tehlikeli yüklerle fırtınalı denizlere açılmaması gerekirmiş.
Ve yine öğrendik ki, İstanbul Boğazı'ndan her gün ortalama 25 akaryakıt yüklü devasa tanker geçmekte; o nedenle de, İstanbul Boğazı'nın adı "ölüm boğazı"na dönüşmekte...
***
Pazartesi günkü Radikal'de Neşe Düzel'in, eski Gümrük başmüfettişlerinden ve Yurt Partisi kurucularından Necat Can'la yaptığı bir röportaj vardı. Necati Can, soygun sisteminin nasıl çalıştığını, bu sistemin içinde kimlerin rol aldığını ve soygunun bu ülkede neden hâlâ önlenemediğini açıklıyordu.
Demirel, "Türkiye'de iki duvar arasında gitmek zorundasınız, laiklik ve üniter devlet duvarı..." demiş.
Can da şöyle diyordu:
- Bu iki kurala uyunca ülkeyi soyabiliyorsunuz.
***
Ankara Ticaret Odası'nın hazırladığı bir rapora göre de, Türkiye'de sahtecilik "imamdan gübreye kadar her alanda iyice yaygınlaşmış".
Ve de efendim, 1 Nisan'da yürürlüğe girecek olan yeni Türk Ceza Yasası'nda, biraz geç fark edilen; medyayı bir güzel kelepçelemeye dönük, sinsi 23 madde...
İşte İstanbul'a gelir gelmez, "hoş geldiniz" diye el sallayan olay ve sıcak konular...
Bir de buna Bingöl'ü bir daha vuran 5.9 şiddetindeki deprem eklenince...
***
Enseyi karartmayın; inanın gırgır geçmiyorum. Enseyi karartmayın ve "neden Türkiye'yi yeterince tanımadığınızı" sorgulayın sadece...
Örneğin nasıl olmuştu da vaktiyle "Rus salatası", "Amerikan salatası"na dönüşmüştü?
Başbakan Tayyip Bey'in, son zamanlarda sık tekrarladığı bir deyimle:
- Kim basmıştı düğmeye?..
***
Yeni TCK'ye de, medyayı kelepçeleyecek 23 sinsi madde konmuş ya...
Onursal Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, az rastlanan gerçek hukukçulardan biri... Sabah gazetesinde Balçiçek Pamir'in kendisiyle yaptığı bir röportajda adeta bir uyarı topu patlatıyordu; "Yeni TCK büyük kargaşa yaratır..."
Sami Selçuk, bir şey daha söylüyordu; "Kavram, terim, sözcük karmaşası var. Terim birliği yok. Belli ki biz kendi dilimizi bilmiyoruz."
***
"Biz kendi dilimizi bilmiyoruz..."
Geriye ne kaldı; düğmeye kim bastığında "Rus salatası"nın, "Amerikan salatası" olduğu mu?..
***
Siz anadilinizin yazı lezzetinden yoksunsanız; her şeye karşın buradan da, hayatını kalemle kâğıt arasında, her türlü tabu ve dogmayı silkeleyerek yaşamış insanların da geçmiş olduğunu bilmiyorsanız; dilediğiniz kadar ırkınızı, inancınızı, bayrağınızı, vatanınızı, devletinizi sevin; ne çarpık kazançların yarattığı çöplükleri önleyebilirsiniz, ne dal budak saran sahtekârlıkları, ne de deprem gibi, politikadan hiç anlamayan doğa belalarının karşınızda şahlanmasını...
Çünkü saydamlık yerine kurnazlığın ve her türlü yamukluğu örtbas etmenin tiryakiliği kaplar yüreğinizi...
***
Dünkü Milliyet'te Sami Kohen'in birinci sayfadan anons edilmiş "Washington izlenimleri" vardı.
Türkiye'ye artık "eski sadık müttefik" olarak bakılmadığı belirtiliyordu...
Ankara ise hâlâ daha, Britanya'nın Edinburgh Üniversitesi'nden P. H. Davis'in 12 ciltlik "Türkiye ve Doğu Ege Adaları Florası" adlı eserindeki, "centaurea kurdica", "phlomis armeniaca" bezeri yeni bitki isimlerini; Türkiye'nin bütünlüğüne karşı bölücü bulduğundan; onları, "bolanthus mevlanaea", "araneria yunus emreii" örneği yerli ve geleneksel isimler icat ederek değiştirmekle meşguldü.
***
Bu arada kimse, bütçenin yüzde 36'sı sadece borç faizlerine ayrılırken; Adalet Bakanlığı'na ayrılan payın, neden bir türlü binde 9'u geçmediğini merak etmiyordu...
Yargı erki sadece "yönetilenler" içindi; önemli olan ise "yönetenlerin saltanatı"ydı... Alınan borçları, "ulusal çıkarlara göre kullandıkları" gerekçesiyle, çarçur etme özgürlükleri de vardı ayrıca...
***
1950'li yıllarda böyle bir karmanyolayı saydamlaştırmaya kalktığınız zaman da; Askeri Ceza Yasası'nın 171. maddesine göre, askeri mahkemelere verilebilirdiniz; "milli menfaatlere aykırı hareket ettiğiniz gerekçesiyle"...
Anlaşılan yeniden tazeleniyor o tür maddeler...
***
Bakalım "acem kürdi", "kürdili hicazkâr", "kürdi" makamlarının da adları nasıl değiştirilecek?
Anadilini bile doğru dürüst kullanamamak; anadilinin yazı lezzetine layık olmaya çalışmış kalemleri ezip bitirip toz etmek; hiç mi hiç önemli değil...
Önemli olan vatanı ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü ve geçmişimize geleneklerimize sahip çıkmak, bir de kestirmeden nasıl zengin olunacağı...
***
Ulan kim basıyor bu düğmelere!.. Basmayın düğmelere ha, sonra karışmam...
***
Karartmayın enseyi... 21. yüzyılla bütünleşmekte bazı sarsıntılar yaşanacak elbet de... Sahte makyajlar nereye kadar sürebilir ki?..
c.altan@prizma.net.tr
|
|