|
Hızlanan bir salıncaktaki Türkiye...
AY Dede ile 100 yılı kapsayan bir yarenliğe girişilebilse...
Diyelim tarih, 19 Mart 1905...
Osmanlı tahtında oturan II. Abdülhamit, 3 yıl sonra devrileceğini henüz bilmiyor.
46 yaşındaki Alman İmparatoru II. Wilhelm ise, II Abdülhamit'e karşı kök salmaya başlamış İttihatçı muhalefetini yakından izlemekte...
37 yaşındaki Rus Çarı II. Nicolas da, 12 yıl sonra devrilip, ailesiyle birlikte öldürüleceğini bilmiyor; II. Wilhelm de, 13 yıl sonra devrilip, sürgüne gönderileceğini...
***
Türkiye'de 15 yaşındaki erkek çocukları da, 6-7 yıl sonra Trablusgarp ve Balkan savaşlarında öleceklerini bilmiyorlar. 10 yaşındaki erkek çocuklar ise, 10 yıl sonra Galiçya'da, Sarıkamış'ta, Çanakkale'de, Yemen'de öleceklerini...
25 yaşındaki Binbaşı Enver Bey ise, II. Abdülhamit'i ne zaman devireceğini ve milyonu aşkın insanın ölümünde nasıl bir rol oynayacağını henüz bilmiyor...
***
2105'te birileri bugünkü Türkiye'nin durumuna bir daha baktıklarında, acaba kimlerin henüz daha başlarına nelerin geleceğini bilmediklerini dillendirerek, günümüzle ilgili politikacı tatavalarıyla dalga geçecekler?
***
Sorun ise şu:
Nasıl oldu da, 100 yıl önceki kanlı politika tatavalarının ve ikinci bir dünya savaşının daha içinden, refah düzeyi alabildiğine yükselmiş bir Avrupa ile bir ABD ve Japonya çıktı da, Türkiye çıkamadı?
***
Çünkü efendim öncelikle Türkiye, kendi anadilinin "okuma-yazma" boyutundan kopuktu.
Hâlâ daha 70 milyonluk Türkiye'de, tüm gazetelerin tiraj toplamı 5 milyon kadar; 20 kişiye 1 gazete düşmekte...
Ya yılda adam başına düşen kitap?
6 kişiye bir kitap...
AB ortalamasında 1 kişiye 10 kitap...
***
500 yıldan bu yana okyanusların kullanımının getirdiği birikimler; bu birikimlerin teknolojiye yansımasıyla ortaya çıkmaya başlayan endüstri devrimi... Endüstri devrimiyle birlikte, köylülerin işçi olarak kentlerde fabrikalara dolmaya başlaması... Zenginleşen burjuva sınıfının, yoksullaşan aristokrat egemenliğini alt etmesi; işçi sınıfı-sermaye sınıfı çatışmalarında yeni demokratik dengelerin kurulması...
***
Türkiye, bunların hiçbirini yaşamadan, yine de çağdaşlaşmaya özenince...
Ekonomik bir çağdaşlaşmayı algılayamadan, kopya edilmiş bir görüntü çağdaşlaşmasını benimseyince...
Bu arada da en büyük başarı ve getiri Hazine'den geçinmeli politik ve bürokratik bir makam sahibi olmakta odaklaşınca...
***
Ne var ki, saydamlaşma ve küreselleşme süreci hızlanmada...
Sezdiğimiz kadarıyla da Ankara, böylesi hızlı bir değişimden kaygılanmaya ve yeniden içine kapanmaya ha başladı, ha başlamak üzere...
Yeniden içe kapanmaya başlamak, demek; itibar açlığı çeken insanlar arasında politik çatışmaların da yelpazelenmesi demek...
Hadi bakalım yeniden "ekonomik bilinç"ten, "hukuk bilinci"nden, "tarih bilinci"nden yoksun kitleleri, hamasetle afsunlama geleneğine sarılma...
***
Washington ve Brüksel, Türkiye'nin içe kapanma reflekslerini nasıl değerlendirir, bilemeyiz...
Türkiye'nin kendi içinde yakıcı bir asit banyosundan geçmesini ve sonra da, dünyayı; çaresiz yeniden değerlendirmek zorunda kalmasını yeğlerler mi, yeğlemez mi, bilemeyiz...
Çok ağır bedellere mal olacak bu tür deneylerden geçilmesini istemez gönül elbet...
***
Mideniz ağrımıyorsa, midenizi; dişiniz ağrımıyorsa, dişinizi; sırtınız ağrımıyorsa, sırtınızı hatırlamazsınız. Sağlıklı olduğunuz ölçüde, aklınız takılmaz gövdesel organlarınıza...
"Milletin örgütlenmiş biçimi" diye tanımlanan "devlet" organizması da, kendini her adımda hatırlatmadığı ölçüde sağlıklı sayılır; tıpkı Norveç gibi, tıpkı İsveç gibi, tıpkı Danimarka, Finlandiya gibi...
Ekonomik hastalıklarla ateşlenmelerin; asayiş sorunu sayılarak, kaba kuvvetle yatıştırılmaya çalışılması ise, saydam bir küreselleşmeye ters düşen asitlenmeleri fokurdatmaya başlar ki, Türkiye'nin iç bünyesi bu tür ateşlenmelere çok yatkın görünmede...
***
Polonya'da yılda 20 milyar dolara, Çin'de şimdiye dek 800 milyar dolara çıkmış olan global sermaye yatırımlarının, Türkiye'yi de bolca sarmalaması gerek...
Yoksa ne huzur, ne de istikrar gelir politik demagojiler ve hamaset gösterileriyle...
***
Yoksullukla bağımsızlık bir arada yürümez. Yürürmüş gibi gösterilse de; son toplamda ülke, oligarşik bir saltanatın iç sömürgesine dönüşür ve arttıkça artan dış borçlarla, ucuz bir insan deposu olarak değerlendirilmeye başlar...
***
Evrensel ekonominin dinamikleri Türkiye'yi de kalkındırmak zorunda. Böylesi bir değişim, oligarşik yapıları da zorlar normalde...
Ve Türkiye hızlanan bir salıncakta artık...
100 yıl sonra bugünkü durumlar kim bilir nasıl görünecek?
Ay Dede ise alışık bir gülücükle bakıyor olup bitenlere...
c.altan@prizma.net.tr
|
|