|
Tatlıses, Haco, Apo, Franko!
Diyarbakır'da 1990'lı yılların başında Nuri Usta'nın sabahçı kahvesindeki sohbetleri anımsıyorum. Michael Jackson İstanbul'a gelip İnönü Stadı'nda İngilizce konser veriyor da, bir İbrahim Tatlıses'in, bir Civan Haco'nun Diyarbakır'da Kürtçe konser vermeleri neden hâlâ yasak diye yakınılırdı.
Sonunda bu da oldu.
Dünyanın sonu da gelmedi.
Tatlıses'le Civan Haco 21 Mart'ta, Diyarbakır'daki Nevruz kutlamalarında Kürtçe konser verdiler. Gazete haberlerine göre fuar alanında 250 bin kişi toplanmış. Tatlıses, "Ben böyle kalabalık görmedim, karşınızda bulunmaktan şeref duyuyorum" demiş, zafer işaretleri yapmış...
Bu kadar büyük bir topluluk nasıl, hangi nedenlerle bir araya geldi sorusu da güncel. Kimine göre Tatlıses ve Civan Haco farkı...
Olabilir.
Ama bence böylesine bir kalabalığı fuar meydanına toplayan temel unsur siyasal nitelik taşıyor.
Öcalan için atılan sloganlar, meydanda dolaştırılan birtakım simgeler ve Leyla Zana'nın Fatma Öcalan'ın elini öpmesi gibi bazı simgesel davranışlar, demokratik konfederalizm pankartları, bütün bunlar Güneydoğu'nun, Kürtlerin nasıl bir siyasallaşma süreci içinde olduklarını gösteriyor.
Hiç kuşkunuz olmasın:
Bunların içinde milliyetçilik de var, ayrılıkçı niyetler de. Silah ve şiddetin reddi de var. Avrupa Birliği yolunda yürüyen bir Türkiye'de, demokratik hukuk devleti çatısı altında insanca ve barış içinde yaşama özlemi de var.
Evet, Diyarbakır'da bunların hepsi derece derece vardı Nevruz meydanını dolduran on binlerin içinde...
Kimileri bundan tedirgin.
Bütün olan biteni, içinde yabancı parmağı olan bir tezgâh olarak görüyorlar. Türkiye'yi bölecek bir tezgâh! Onlara göre, bu tezgâhın arkasında Avrup Birliği de var. AB'ye uyumun yol açtığı demokrasi ve hukuk devleti adımlarıyla bu bölücü tezgâhın çalıştığını öne sürüyorlar.
Bu yüzden ne AB'yi, ne demokrasiyi, ne de hukuk devletini seviyorlar. Bu açılardan eskisi gibi ikinci sınıflığı, hatta üçüncü sınıflığı tercih ediyorlar. Ve maalesef Türk milliyetçiliğini kışkırtıyorlar her fırsatta...
Ama bilmedikleri bir şey var:
Türkiye'yi bölecek, Türkiye'yi daha beter istikrarsızlaştıracak tezgâh asıl o zaman işlemeye başlar. Demokrasi ve hukuk devletinin kolunu kanadını kırmaya kalkarsanız, insanların kimliklerini, dillerini inkâr ederseniz, işte asıl o zaman Türkiye'yi bir cehennemin içine atarsanız.
Bu noktayı bir kurmay soğukkanlılığıyla düşünmekte sonsuz yarar var. Biliyorum, kimilerinin kafası karışık. "Onca kan akıttık, Öcalan'ı İmralı'ya tıktık, ama ne değişti?" diye yakınıyorlar.
Şimdi sormak lazım:
Yine o günlere mi dönelim?
Böyle bir düşünce içinde olmak için insanın ya aklından zoru olması lazım, ya da Türk Miloşeviç'i olması...
İkisi de çıkmaz yol.
Doğru olan, çekilen bunca acıdan dersler çıkarıp sorunu siyaseten ele almak ve demokratik hukuk devleti rayına oturtmaktır.
Başka yol yok.
Birkaç hafta önce Madrid'deydim. Terör ve şiddete ilişkin uluslararası bir toplantıya katıldım. Tartışmalara kulak verdim. Bunlardan biri de, İspanya'da Basklar, Bask milliyetçiliği ve şiddeti meslek edinmiş ETA örgütüyle ilgiliydi.
Basklar yerel parlamentoya, hükümete, başbakana sahip İspanya'da. Ama içlerinde bunu da yeterli bulmayanlar, hatta bağımsızlık isteyenler var. Bu arada Madrid'deki Millet Meclisi'nde İspanyolca'nın yanı sıra Bask dilinin konuşması için de bastırıyorlar.
Bir de müttefikleri var:
Sosyalist Partili İspanya Başbakanı Zapatero bu konuya sıcak bakıyor. Yine kendi partisinden Meclis Başkanı ise Baskların bu isteğine kesin karşı çıkıyor, ulusal parlamentoda sadece İspanyolcanın konuşulmasını, yoksa ülke birliğinin zedeleneceğini savunuyor.
Öğrendik ki, sonunda iş tatlıya bağlanmış, Baskçadan vazgeçilmiş, İspanya Başbakanı gerilemek zorunda kalmış...
Şöyle bir düşünün İspanya'yı.
İç Savaş'tan, Franko faşizminden geçmiş. 1930'larda kardeş kardeşi boğazlamış bu ülkede. Oluk gibi kan akmış. Kırk yıl boyunca demokrasi ve insan hakları adına her şey yasaklanmış ve Baskların da, Katalanların da her şeyi inkâr edilmiş.
Peki, sonra ne olmuş?..
Yukarıdaki satırlarımı düşünün.
Onun için çare demokrasi. Çare, hukuk devleti. Çare, insan hakları. Çare, insanların kimliklerine saygı.
Kısacası, çare insanlık...
Silah, şiddet, terör, inkâr, yasakçılık, Miloşeviçlik hiç değil.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|