|
Bir özür yeter mi?
Pardon filmine henüz gitmedim. Anlatılanlara göre, devletin suçsuz yere yıllarca hapishanede süründürdüğü mahkûma, "Pardon, yanlışlık olmuş" şeklindeki pişkinliğini konu alıyormuş.
Yaşamda benzeri örnekler o kadar çok ki! Liderleri ele alın. Başbakanlık koltuğuna oturduktan sonraki artı ve eksilerini bir yere yazın. Sonra da bir muhasebesini yapın. İsim kim olursa olsun ortaya farklı bir tablo çıkmayacaktır. Yapılanlar, yapılmayanlar ve hatalar sıralamasında, ilk sırayı kesinlikle hatalar alacaktır.
Peki, faturası ne oluyor? Koskocaman bir hiç? Yine aynı saltanatlarına devam ediyorlar. Hatta daha sonra, bir daha, bir daha genel başkan ve başkan seçilmeye devam ediyorlar.
Devlette böyle de özel sektörde farklı mı? Özel bankaları batıranlar, milyarlarca doların hortumlanmasına seyirci kalan profesyoneller nerede? Hemen hepsi trilyoner oldu. Birinin bile olsa malına, mülküne el konulduğunu gördünüz mü? Ya da, "Bundan sonra bu mesleği yapamazsınız" diye ambargo uygulanana rastladınız mı?
Diğer tüm sektörlerde de durum farklı değil. Türkiye, sanki doğruları değil de hataları yapanların ödüllendirildiği bir ülke haline geldi. Ceza yasalarına bir bakın, normal vatandaşlardan çok, suçluları koruyor!..
Aşağıdakilerle yukarıdakilerin hataları gibi, az götürenle çok götürenlerin hataları da hep farklı şekilde değerlendiriliyor. Öğrenci ya da bir memur, ufacık bir hatada kapının önünü boylarken, hataların en büyüğünü yapanlar ve devlete ya da halka kazığın en büyüğünü atanlar, hep aynı şekilde, tereyağından kıl çeker gibi kendini kurtarıyor. Bırakın uzağa gitmeyi, en yakın çevrenize bir göz atın. Evinize, işyerinize, okulunuza ya da mahallenize bir bakın...
Evde kabahati kardeşiniz yapar, dayağı siz yersiniz. İşyerinizde işi başkaları geciktirir ya da bozar fırça size gelir. Okulda kopya çeken değil, çalışan mağdur olur. Mahalle de ya da yaşadığınız kentte de çevreyi koruyan değil, kirleten kabul görür.
Yıllarca emek verdiğiniz, oturttuğunuz, geliştirdiğiniz, marka haline getirdiğiniz işler, reform adı altında bir çırpıda yok edilip gider. Hata yapan, bozan, kıran, döken değil de, maalesef, "Bu yapılanlar yanlış" diyenler tu kaka olur.
Hatadan dönmek, eleştiriye açık olmak, hata yaptığında özür dileyebilmek, en önemlisi de paylaşmasını bilmek bir erdemdir. Ama nedense tüm bunların farkına iş işten geçtikten sonra varılıyor.
Peki, giden geri geliyor mu? Zararlar onarılıyor mu? Kırılan kalpler yeniden kazanılıyor mu? Evet demek o kadar zor ki!..
Sivil toplum örgütleri, kurumsal kimliği koruyucu kurullar, akreditasyon birimleri, akil adamlar, sözünü esirgemeyen abiler hep bunun için var. Ama nedense bunların hiçbiri bizde gelişmiyor. Çünkü hata yapma, kazık atma, doğru gideni bozma özgürlüğümüz var. Ve buna kimse müdahale edemez.
Denetim mekanizmalarının çokluğu, yasaların katılığı ve toplumsal baskı, aşırıya kaçtığında elbette yaratıcılığın, girişimciliğin, büyümenin, özgürlüğün önüne bir engel olarak çıkabilir. Ama marifet hepsini bir arada götürmek. Sonunda tüm hataları yaptıktan sonra ortaya çıkıp, pardon deyip özür dilemek değil.
Bir de dünyayı batırsa bile doğru yapanın hep kendisi olduğuna inanlar var ki onlar üzerinde konuşmaya hiç değmez. Harcadığınız zamana yazıktır.
Özetin özeti: Yanlış yapma özgürlüğü kadar, yanlış yapanların yanlışlarını yüzüne vurma ve hatalarının faturasını ödetme özgürlüğü de olmalıdır. Yapılan hatalar, en azından tekrarında, yapanın yanına kâr kalmamalıdır...
aguclu@milliyet.com.tr
|
|