|
Şark'ın itibar açlığı...
Yaş farkına karşın, aynı liseden geçmiş olmanın yakınlığıyla ahbaplık ettiğimiz eski Dışişleri bakanlarından biri de, rahmetli Turan Güneş'ti.
Gitgide güncel yaşamımızda suyu çekilmiş olan esprili sohbetlerin, son karanfillerinden biri gibiydi Turan Güneş...
Türkiye'nin psiko-sosyolojik fotoğrafını -ki bu aynı zamanda Şark'ın fotoğrafıydı- halk dilindeki iki deyimle çerçevelendirirdi:
- Türkiye'de, derdi, bir "ileri gelenler" vardır; bir de "ileri gidenler"...
***
Sanıyorum halk dilindeki bu iki deyim, saray ve "kapı kulu" protokolünden kökenleniyordu. "İleri gelenler" padişaha en yakın yerde durma ve oturma hakkına sahip olanlardı. Böyle bir hakka sahip olmadıkları halde, oralara doğru sızmaya kalkanlar ise, "ileri gidenler"di ve hemen "hiza"ya getiriliyorlardı.
***
Okyanusların 5 yüzyıllık kullanımı sonucu; toprağa bağlı aristokratlardan, çok daha zenginleşen ve endüstri devriminin başlamasıyla "imalathane" sahibi olmaya yönelen yeni burjuva sınıfı; kesesinin şişkinliğine karşın, henüz daha bir hayli hırt ve hışırdı. En azından çocuklarının biraz daha yontulması gerekiyordu.
***
Fransa'da "lise öğrenimi" bu nedenlerle düzenlendi. Lise öğrenimi, genel bir bilgi donanımını gerçekleştiriyor; ama çıplak hayatta lise mezunlarının geçinmelerini sağlayacakları bir meslek öğretisinden yoksun bulunuyordu. Çünkü lise mezunları, hırt ve hışırlıktan arınmış olarak babalarının işyerlerinde, daha kaliteli bir kadro oluşturmaları için yetiştiriliyordu.
***
Sultan Aziz döneminde, Fransa'daki "lise öğrenimi" Türkiye'de de kopya edilmek istenince...
Zenginleşmiş bir burjuva sınıfı kapitalizmiyle endüstrisinden yoksun olan Türkiye'de; lise mezunları, devlet kadrolarını doldurmaya ve devlet görevlisi titriyle "ileri gelenler" takımını mayalandırmaya başladılar. İmalathanelerinde sermayelerinin kendilerine sağlayacağı kâr yerine, "Hazine"den maaş alıyorlar ve girdileri zayıf olan "bütçe"ye abandıkça da; halk yığınları, el elde baş başta, boynu bükük bir "ayak takımı" olarak kalıyordu...
***
Şark'ın itibar açlığı... Aşiretlerden, derebeyliğinden, tarikat şeyhliğinden usulca sıyrılarak; endüstrisiz bir "devlet saltanatı"na yapışmak... Meslek sahibi olmak yerine, politik bir kimlik sahibi olmak...
Ve "ileri gelenler"in statükosuna karşı, "ileri gidenler"in kanat çırpması...
***
Ortadoğu'da Müslümanların Müslümanları öldürmesi... Patlamalar, çatlamalar, taramalar, taranmalar... Silahçılarla kaçakçıların kazandığı paralar ve bu kanlı aşureye uzaklardan orkestra şefliği yapanlar...
Besbelli ki, bir süre daha gidecek bu böyle...
***
Gelelim biz Türkiye'ye mi diyorsunuz...
İncirlik Askeri Üssü'nün genişletilmesi ve özerk olarak kullanılması konusunda, Pentagon'un şimdiden 2006 bütçesinde 20 milyon dolarlık bir artış istemesine mi gelelim; yoksa Başbakan Tayip Bey'in, daralan bir kıskaç içinde olup olmadığına mı?
***
Üstünde Japonya ile barışın imzalandığı ABD donanmasının en büyük zırhlılarından Missouri, İstanbul'a gelip Dolmabahçe önünde demirlediğinde; yıl sanırım 1946'dıydı. Geminin komutanları halkın gemiyi gezmesine izin vermişlerdi.
Dolmabahçe rıhtımındaki kayıkçılar:
- 25 kuruşa Amerika, diye bağırarak, müşteri topluyorlardı.
Naim Tirali de, öykülerini "25 Kuruşa Amerika" adlı bir kitapta topluyordu.
Beyaz üniformalarının geniş yakalık kıyıları mavi çizgili Amerikan askerleri, kafayı bulmuş olarak Beyoğlu'nda zikzaklar çiziyorlar; bazen de Pazar günleri asılan bayraklara musallat oluyorlardı.
Burhan Felek, Cumhuriyet gazetesinde, "Biz de bayrağımızı daha yükseğe asalım ki, kimse dokunamasın" diye yazmıştı.
***
Kimsenin, ne Potsdam Konferansı'nda alınan kararlardan haberi vardı; ne İsmet Paşa'nın, dış politikanın rotasını tümden Washington'a çevirdiğinden; ne de "adam başına düşen ulusal gelir birimi"yle, bütçe yasasından hangi bakanlıkların ne kadar pay aldığından...
Sadece Sovyetler'in Kars'la Ardahan'ı istedikleri ön plandaydı; bir de hamasetçi söylemlerle hamasi şiirler...
***
Şark'ın itibar açlığı... İtibarın politik liderlikle, kaynağı belirsiz servetlerde sulanıp çiçeklendiği...
İnsanların, anadillerinin "okuma-yazma" boyutundan kopuk olduğu; kimsenin pek bir şey okumadığı, okumaya kalkanların ne okuduğunu anlayamadığı; anlayanların da, ne okuduğunu başkalarına doğru dürüst anlatamadığı bir başka âlem Şark...
Tuzakların, tahrikçiliğin, çürütmeciliğin, hasetin, kıskançlığın ve sahtekârlığın buram buram tütüp durduğu mesleksiz Şark...
***
1946 Temmuz'unda Ulus gazetesinde muhabirliğe başlamıştım. Bir pazar günü, Başbakan Saracoğlu birini istemişti gazeteden. Benden başka da muhabir yoktu gazete. İlk kez konuşacaktım bir başbakanla. Derse kalkmış bir öğrenci ürkekliğinde, Anadolu Kulübü'ne gittim.
Şükrü Saracoğlu, Akşam gazetesinin sahibi Necmeddin Sadak'la oturuyordu. Pısırık bir kedi gibi kendisine yaklaştığımı görünce, gayet içten:
- Otur bakalım şuraya delikanlı, dedi.
Masanın kıyısına iliştim.
Necmeddin Sadak, Güneydoğu'ya biraz yatırım yapılmasından söz ediyordu. Başbakan Şükrü Saracoğlu da şöyle diyordu:
- Parayı nereden bulacaksın da yapacaksın yatırımı; kimin ne olduğu bilinmeyen, meçhul bir dünya oraları...
***
Başkan Bush kim bilir ne düşünüyor; bendeniz ise değişmeye başlayan rüzgârların nasıl eseceğini...
c.altan@prizma.net.tr
|
|