|
 |
|
|
Tekila mı? Gazoz mu?
Benim Gözlüğümden / Nihat Demirkol
Düşündüm kendi kendime; Yine "kolay okunan zor yazıları sevenler" için birşeyler karalayayım istedim. "İstedim" deyince, pozitif düşüncenin tutkunu olmak gücüyle tanışmış olanlar ki, içlerinde cin tonik sevenler de bulunabilir; Acaba diyorum, "Hayat sana kendisini ekşi bir limon gibi sunarsa, yanında tuz ve tekila iste" yaklaşımına ne kadar hazırlar? "Hazır olmak" deyince, insan ister istemez Gabriel Marquez'in can acıtan tespitiyle yargılıyor ilişkilerini: "Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme..." "Zaman" deyince, Schiller'in Wilhelm Tell'de dillendirdiği gibi "Güçlü olan esas yalnız kaldığı zaman en kuvvetli olandır" ifadesine inanasım geliyor. "Güçlü" deyince, mükeyyef madde gibi dinlediğim ve sağda solda öve öve bitiremediğim hatipleri düşünüyorum da, "Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsınız" diyen Konfüçyüs'e hak veriyorum.
* * *
"Övgü" deyince, benden daha genç olanların abartılı beğenilerine kolay kolay gem vuramadıklarını gözlemliyorum ve Benjamin Franklin'i anarak soruyorum ister istemez; Farkında mısınız? "Lâyık olmayan şeyin övülmesi, çok ağır bir hicivdir." "Farkındalık" deyince, "Ancak farkındaysanız fark yaratabilirsiniz" kanaatine ulaşmakta zorluk çekmediğimi görüyorum. "Kanaat" deyince, ister istemez Oscar Wilde'ye kulak vermek gerekiyor: "İki kişi sürekli aynı kanaatte ise, içlerinden biri lüzumsuzdur."
"Kişi" deyince, haliyle Feylesof Rıza Tevfik için söylenen "Umûmî malûmatı kırk kişiye taksim edilse, her biri memleketin medar - ı iftiharı olacak kadar ulemâdan sayılır" yakıştırmasıyla yüksekten uçmaya başlıyorum. "Yüksekten uçmak" deyince, "Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin" diyen Tibet atasözü geliyor hemen aklıma. "Tibet" deyince, o coğrafyanın özgün kimliği, dünyanın damı olma ayrıcalığı, Nepal ve Katmandu'nun turuncu entarili rahiplerini hatırlıyorum. "Turuncu" deyince, birden iç dünyamın kıpırtılarıyla yüzleşiyorum; Uzun soluklu bir seyahat hissi depreşiyor içimde ve "Her tercih bir vazgeçiştir" noktasında bir boşluktan bir başka boşluğa düşüyorum. "Boşluk" deyince, "Geldiğinde boşluk dolduran değil, gittiğinde yeri doldurulamayan ol" efsanesine kulak tıkamak adeta imkânsız hale geliyor.
* * *
"Efsane" deyince, Dünya Tiyatrolar Günü'nün hemen ardından, içinde bulunduğumuz bu hafta, Mustafa Kemal'in önünde sahneye çıkan ilk Müslüman kadını, Bedia Muvahhit Hanım'ı saygıyla anmadan geçemiyorum. "Sahne" deyince, Nietzsche'nin "Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendime bir sahne buldum, oynadım" tasviri, benzerlerinden kaç gömlek üstün diye işi yokuşa sürüyorum. "Gömlek" deyince, yazıyı biraz daha uzatırsam, doğanın hiç kimsenin eli değmeden gömlek değiştirdiği şu bahar günlerinde, sabrınızı taşırmaktan korkmalıyım diyorum. "Korkmak" deyince, bu haftada noktayı Shakespeare ile koyuyorum: "İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor. Sevilmekten korkuyor; Kendisini sevilmeye lâyık görmediği için... Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şeyler bırakamadığı için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için... "Yaşamak" deyince, hayat biraz da üstünü başını paralamadıktan sonra insanın, varlığımızın gazozuna maç yapmaktan ne farkı kalır dostlar?
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|