Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 09 Nisan 2005 / Cumartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Kariyerim      Business      Arabam      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Politik "tatava"ların dışındaki dünyalar...


Hemen hemen ilk gençliğinden bu yana tanıdığım aile dostumuz sevgili Diş Doktoru Sonia, mühendislik alanındaki yüksek eğitimini Kanada'da tamamlamaya karar veren oğlu Cem'den uzunca bir süre ayrı kalacağı için; büyük yolculuğun başlangıcında, kendisiyle birkaç haftalığına Paris'e gitmiş.
Paris'e gidilir de, Montmartre'a çıkılmaz mı?
Sonia ile Cem, Çamlıca Tepesi'nden İstanbul'a bakar gibi, Montmartre'dan aşağılarda yayılıp giden Paris'e bakarlarken...
***
Sonia, yakınında yaşlıca bir kadınla ayakta duran genç bir adama:
- Montmartre'ın, demiş, nereleri acaba en ilginç yerleri...
Genç adam başlamış anlatmaya:
- Ünlü Sacré-Coeur Kilisesi'ni ziyaret edin. 19. yüzyılın sonlarına doğru yapılmış görkemli bir kilise; hem Paris'in, hem Montmartre'ın bir simgesi...
Cem, ikide bir de kolunu dürtüyormuş Sonia'nın...
***
Genç adam anlatıyormuş:
- Sacré-Coeur'ün yanındaki küçük Tertre Meydanı, ayak üstü portrenizi de yapıverecek ressamlarıyla, turistlerin bayıldığı bir Paris köşesi... Eskiden yeldeğirmenleriyle ünlü, bağlık bahçelik yerlermiş buraları. Birçok büyük ressamın, Montmartre tabloları o zamanlardan kalma... Sonra kentleşme bozmuş buraları da...
Ve durmadan annesinin kolunu dürtmesi Cem'in...
***
Ayakta, ince ayrıntılarıyla Montmartre'ı anlatan genç adam, öylesine coşkuluymuş ki:
- Çevredeki "kafe"lerden hemen her birinin, kendine özgü bir tarihi vardır, diyormuş. Paris'in siyasal tarihi de, sanat tarihi de, buralarda filizlenip büyüdü... Bir eğlence merkezi olarak da, az önemli değildir Montmartre...
Cem, Sonia'nın kulağına eğilmiş:
- Yorma adamı anne, demiş; adam kör...
***
Ve Sonia, yan gözle daha dikkatli bakmış Montmartre'ı anlatap duran gence...
Genç adam, görmeyen gözleriyle anlatıyormuş Montmartre'ı...
***
Birkaç yıl önce Solmaz'la Paris'te Louvre'u geziyorduk...
Hiç aşınmayan çekiciliğiyle Mona Lisa, eski yerinden taşımış; ama birkaç hafta önce kendine ayrıldığını öğrendiğimiz özel salona da henüz geçmemişti.
Turistler öbek öbek, kendisini görmeye gelenlere o gizemli gülücüğüyle bakıp duran Leonardo da Vinci'nin şahyapıtı önünde toplanıyorlardı.
***
Solmaz da, benim kolumu dürtüp birini işaret etmişti.
Bir adam, elinde yere tam değemeyen beyaz bastonunu, hafifçe sağa sola dolaştırarak, küçük adımlarla Mona Lisa'ya doğru yürüyordu...
Kim bilir belki de, kapalı gözlerinin bir jilet çizgisi aralığından bir şeycikler görebiliyor ve La Joconde tablosuna şöyle bir bakmak istiyordu.
***
Kırk yılda bir, katılmak zorunda kaldığım bazı resmi akşam davetlerinde; bir eli pantolonunun cebinde, havalı ve tepeden bakışlı bazı tiplere de rastlar dururum hep...
Bizim yerli politika güveçlerinin pişmemiş fasulyeleri gibi dolaşırlar ortalıkta.
Ve Montmartre'ın coşkulu kör genciyle, Louvre'un beyaz bastonlu görme engellisi geçer aklımdan...
Optik bir sakatlığın beyinsel merakıyla, ruhsal bir sakatlığın beyinsel karanlığı; birbirine bir selamcık vermekten bile o kadar uzaklardadır ki:
- Tanrı yardımcısı olsun, derim; AB üyeliğine doğru bir köprü kurmaya uğraşanların...
***
Spilberg'in, "Yapay Zekâ" filmi de; Jules Verne'den, H. G. Wells'den uzantılı ve Pinokyo paralelinde, ancak "sinematografi"de gerçekleşebilecek bir yaratıcılığın, duygu çanlarını tıklatan bir başarısıydı.
İnsanlığın "doğal" olanlar, "mekanik" olanlar diye neredeyse ikiye bölündüğü bir dönemde...
Çocukları yürüyemediği için yataktan kalkamayan, genç bir karı-kocanın; mekanik robotların üretildiği bir laboratuvardan, çocuklarının yaşında bir "meka" almaları...
O "meka"nın yürekten bağlanıp, sevmeye başlaması annesi saydığı genç kadını...
***
Bir de vazgeçilen, yahut modeli eskiyen "meka"ların parçalanarak yok edildiği bir "et pazarı" var...
Huzurevlerine bırakılıveren yaşlılar gibi; oraya bırakılan, vaktiyle çeşit çeşit işlerde kullanılmış "mekalar" ve onların kendi varlıklarını kurtarma çabaları...
Genç karı-kocanın da, gerçek çocukları iyileşip, evdeki "meka" çocuğu kıskanması üzerine; annenin, kendisine yürekten bağlanmış olan ufak "meka"yı, "et pazarı" dolaylarındaki bir ormana bırakıvermesi...
***
Zaman ötesi boyutlarda geçen bin bir serüven... "Meka" çocuğun, insancıl duyguları da bulunan ilk robot örneği olduğunun anlaşılması ve parçalanmaktan kurtulması...
Sonra da sürekli arayıp durması annesini...
***
Aradan geçen 2 bin yıl...
Derken sadece 24 saatliğine annesiyle yeniden buluşma olanağına kavuşması...
Her sabah uyandığı gibi, aradan 2 bin yılın geçtiğinden habersiz, yatağında uyanan genç kadın ve yanında, vaktiyle "et pazarı" yakınlarına bıraktığı "meka" çocuk...
"Meka"nın özlemle, özlemle, özlemle; sevgiyle, sevgiyle, sevgiyle annesine sarılması...
Tam bir Spielberg şiiri...
***
Neyse ki bu dünyadan sadece, bir ellerinde kitlelere uzattıkları bir gül bulunsa da; yüreklerinde zebanilerin dans ettiği, şatafat düşkünü politikacılar geçmiyor; Leonardo'lar da geçiyor, Spielberg'ler de...
Ve Şark'ın, tepeden bakışlı, yelkovansız makam saati pozörleri...
Ve Montmartre'la, Louvre'un, yürek çimdikleyen görme engellileri...
***
Yeryüzüne çevresi açık bir terastan bakanlarla, içine kapatıldıklarının farkında bile olmadıkları bir odanın, daracık penceresinden bakanların anlaşması da, o kadar zor ki...
Tek çare, buzdolabına uzanıp:
- Hadi oğlum çek bir bira, demek kalıyor.

c.altan@prizma.net.tr








Taha AKYOL
Modern dünyada din ve milliyetçilik
DÜNYA böyle bir cenaze töreni gördü mü? Sadec...
Çetin ALTAN
Politik "tatava"ların dışındaki dünyalar...
Hemen hemen ilk gençliğinden bu yana tanıdığı...
Melih AŞIK
Vay Bayan Benaki...
İktidar partisi mensupları "çam devirme" yarı...
Fikret BİLA
Demirel: Herkes dış siyaset yapmamalı
TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın, Yunanistan'ın k...
Hasan CEMAL
İnsanın içini acıtan şehir: Beyrut
Beyrut, insanın içini acıtan bir şehir. Yaşad...
Can DÜNDAR
Canavarın dönüşü
Yıl 1932...
Abbas GÜÇLÜ
Öğretmenlerin dizüstü serüveni
Eğitim dünyasının bilişim heyecanı Özal'la ba...
Semih İDİZ
Türk- Yunan ortak çıkarları artıyor...
Uluslararası ilişkilerde ortak çıkarların art...
Mehmet Y. YILMAZ
Onun annesi misiniz, sevgilisi mi?
Geçenlerde gazetelerden birinin arka sayfasın...
Hasan PULUR
Polisin kaderi...
İKİ olay; biri Ankara'da, diğeri Trabzon'da, ...
Derya SAZAK
Turizm gafı
Rus turistler için 'Sonradan görme, görgüsüzl...
Meral TAMER
Türkler sergisi kapanırken...
Yıllar önce göz problemim nedeniyle bu kente ...
Tamer HEPER
Teminat yasak değil
Okuyucularım sitemkâr, hatta aralarında kızgı...
Yaman TÖRÜNER
Borçlar füze gibi
Dış borçlar da iç borçlar da almış başını gid...
Güngör URAS
Antakya'da işadamı çok, yatırım yok
Antakya'da Narin kardeşler bizi Akevler semti...
M. Ali BİRAND
Erdoğan, Roma'ya başka türlü gitmeliydi
Uluslararası ilişkiler sadece ilderlerin birb...

© 2005 Milliyet