|
Yılmaz Güney'le kesişme anı
BİR kez daha sözünü etmiştim. Uzun uzun yıllar önce bir gece saat 24 suları.
Bir arkadaşımızın nikâhından önceki son gecesi.
Bekârlığa veda partisini birkaç yerde taksit taksit gerçekleştiriyoruz.
Şimdi durağımız, Boğaz'da o zaman ismi meşhur olan bir mekân olacak.
Birkaç araba yola çıkıyoruz. Osmanbey'deyiz, Şişli'ye doğru yol alıyoruz.
Nişantaşı kavşağı ana baba günü. Gruptaki ilk aracı ben kullanıyorum.
Bir duruş anında birden arabanın kapısı ters dönüp menteşelerden fırlayacakmış gibi hışımla dışarıdan açılıyor, bir yumruk aşağıdan yukarı doğru suratıma savruluyor. Başımı gayri ihtiyari sağa eğip yumruktan kurtuluyorum.
Adam bangır bangır bağırıyor:
"Ulan, sen benim yolumu nasıl kesersin?"
Ve bir yandan da beni arabadan dışarı çıkarmak için küfürlü hamleler yapıyor.
Adam, Yılmaz Güney.
Kavşakta onun arabasının önünde durmuşum.
Farkında değilim, herkes konvoy oluşturmuş, dura kalka kalabalıktan çıkmaya çalışıyor. Ben de...
* * *
ARKA arabalardaki arkadaşlarım benim gibi minyon değil. İçlerinde çok iri yapılılar var.
Onlar bu tecavüzü görünce, saldırıyı def etmeyi tabii bir görev saydılar.
Yılmaz Güney'i biraz (!) hırpaladılar.
O, o sırada sesiyle kendi arabasındaki bir kişiye ulaşmaya çalışıyor:
"Çabuk arabadan tabancamı getirin" diye bağırıp duruyor...
Araya girdiler, aldılar, arabasına götürdüler.
Sinirimiz bozuk...
Saldırının nedenini; yalnız zannettiği bir genci o kalabalık kavşakta döverek, gösteri yapma isteğine bağladık.
Bir sanatçının kendisini hırpalanır duruma düşürmesine o gün de üzüldüm, bugün de üzülürüm...
* * *
ERTESİ gün Yılmaz Güney yanılmıyorsam Kilyos taraflarında film setindeymiş. Bir arkadaş telefonla buldu.
"Geçmiş olsun" dedi ve Güney'e geceki çirkin davranışının nedenini sordu.
Yılmaz Güney anlamsız sözlerle kabadayılığa telefonda da devam etti.
* * *
UZUN yıllar önceki bu olayı, Yılmaz Güney'in ruh halini anlatır diye, 24. İstanbul Film Festivali nedeniyle tekrar sizlerle paylaştım.
Yorumu yine siz yapın.
Güney hayata döndü
"Milliyet Sanat" Yılmaz Güney'i kapak yaptı. Atilla Dorsay yazısını Yılmaz Güney'e ayırdı ve şunları yazdı: Yılmaz Güney'in o bir türlü perdede gösterilemez, ekranda canlandırılamaz Türk büyükleri kategorisinden çıkarılıp, yeniden, bir film boyunca da olsa hayata dönmesinden hoşnutum...
BÜLENT ARINÇ
Ne yapmak istiyor?
"Casus Belli" savaş nedeni, anlamında kullanılıyor.
Yunanistan Ege karasularını 12 mile çıkardığını ilan ederse bu Ankara için "Casus Belli"dir, 1995'ten beri savaş nedenidir.
Meclis Başkanı Arınç ise, "Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?" sözünü hatırlatırcasına konuştu.
"Böyle bir karar yok, olmamalı" dedi. "12 milin savaş nedeni olmayacağını" söyledi.
Bu danışıklı dövüş değilse Bülent Arınç'ın pişmiş aşa su katmasıdır.
Bu hükümetin Dışişleri Bakanı varken, Yunanistan'la ilişkilerin boyutunu tayin, anlaşmaların tefsiri Arınç'a mı düşmektedir?
Ona düşmediğini Dışişleri Bakanı Gül ilk yanıtında ifade etmiştir. "Ege bizden şimdilik yeni açılım beklememeli."
Bu cevap Atina'ya olduğu kadar Bülent Arınç'adır da.
Buna rağmen eski Deniz Kuvvetleri komutanları Oramiral Salim Dervişoğlu ile Bülent Alpkaya ters düştüler.
Önceki günkü "ikinci Kardak krizi" de Arınç'ın haksızlığını zaten açıkça ortaya koydu.
Bu da gösteriyor ki, Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın yaptığı yersizdir.
Bu tip tartışmalar kapalı kapılar arkasında yapılır ve sonuç kamuoyuna ilan edilir.
Esas olan, dış politikada özlenen yolun ulusal bir mutabakatın ürünü olmasıdır.
İSTİKLAL
Trafiğe açılabilir mi?
İstiklal Caddesi uzun süredir motorlu araç trafiğine kapalı.
O nedenle bu cadde boydan boya gelişti, ara sokaklarıyla birlikte orta sınıf bir eğlence merkezi oldu.
Şimdi bu düzeni bozmak isteyenler var.
Oysa şehrin başka köşelerinin de araç trafiğine kapatılması gerekiyor. Örneğin Eminönü Meydanı ve civarı. Bu bölgenin araç trafiğine kapatılmasında geç kalındı bile.
Bu konuda benzer yeni düzenlemeler beklerken İstiklal Caddesi gibi başarılı örneklerden vazgeçmek ne kadar akla yakındır, sorarım size?
dheper@milliyet.com.tr
|
|