|
Ruh tamircileri
İnsanlar günlerdir birbirini dövüyordu. Dinlenip dinlenip yeniden dövüyordu çocukları uğursuz adamlar. Sonra çocuklar dövüldükleri için özür diliyordu. Bayraklar kana bulanıp bulanıp bir kötülük kabilesinin işaretleri gibi dikiliyordu insanların böğrüne. Herkes bayrakları çocuklardan daha yukarı koyuyordu. Kötülük kabilesinden olmayanlar, pek yakında bu ormanda yaşayacak bir gölgelik bile kalmayacağını düşünüyordu. Onların iyilikli sözlerinden başka neyi var! Aydınlar açıklama yapıyordu, imza atıyorlardı. Saf kötülük karşısında tanrı bile çaresizdir çünkü. Dünya tarihi dönüp dönüp bunu söylemiyor muydu? Ama yaşamanın bir çaresi olmalı. Bütün bu gürültü içinde şifalı bir şeyler de olmalı. Dünya kötülükle dönmez çünkü. Bu orman, iyilikli bir şeyler de büyütüyor olmalı...
* * *
"Bazı kitaplar, bazı yaşları bekler" demiş ya kalp gözcüsü adamlardan biri. Ben de şöyle bir şey diyeyim kalp gözcülüğünde bir çırak olarak:
Bazı zamanları insanın, bazı kitapları çağırır. Şifalı otların, yeşil kalabalığı arasından seslenip eski kadınlara, şenlikli gizlerini sezdirmeleri gibi, bazı kitaplar da doğru ecza ile yüklü olduklarını fısıldarlar kitap gürültüsünün arasından. Tıpkı deniz kızlarının konuşması gibi gemicilere... Mürekkebindeki ilaç, bulur sizi; eğer sıkışmışsanız... Kimi kitaplar, ağaçları öldürmeye değmez. Nafile öldürülmüş ağaçların, o ağaçların etinden yapılmış kâğıtların hakkını veremeyen kitapların yarattığı kalabalık öyle büyüktür ki, şaşarsınız o dermanlı kitabın gelip sizi bulmasına. Ama insan, bilmeden çağırır aslında... İnsanı, kitabı, sözü, büyüyü, işareti çağırır insan; gerçekten sıkışmışsa!
"Latife Tekin Kitabı" da öyle geldi işte. Hiçbir şey olmayacakmış gibi başlayan bir günün, hiçbir şey olmayacakmış gibi duran bir aralığında...
* * *
"Nasıl yazıyorsunuz?" diye sorası gelir insanların bazen. Ben de cevap veririm: "Soldan sağa!" Daha fiyakalı cevapları varsa da bilemedim hiç. Ben, zaten başlangıçta, herkesin yazdığını sanıyordum. Yazılmayan hayatlar olduğunu, bunun bir "yetenek" (?) olduğunu bilmiyordum. Keşke de öğrenmeseydim. Bunlar başkalarının sözcükleri çünkü, başkalarının verdiği adlar. Ve başkalarının adları karışınca sizinkilere bir şey bozulur içinizde. Kendinin farkına varan bir çocuğun artık eskisi kadar dağıtamaması gibi saçlarını... Bir "ışık" var kendiliğindenlikte, o terk ediyor insanı, "yazar" olunca. Latife Tekin de bundan bahsediyor tam. Yazma işini abartıp, hayatın dışına iten, "meslekleştiren" birileri var, yazılanların "türünü", "zekâsını", şurasını burasını araştırıp duran. Onlar yüzünden eskisi gibi dağılmıyor saçlarımız. Bizim saçlarımıza yazık!
Sonra, anladıktan sonra "yazı" yazmakta olduğunuzu, bu yüzden zamanın içindeki kederli kuyulara düşüp durduğunuzu, istenebilecek tek şey var ondan sonra, hiç yazmamış olmak. "Yazmamayı tercih ederdim" diyor Latife... Tercih edilebilseydi keşke... Yazmayı hep tercih eden, acısız, kansız "yazı memurlarını" gördükçe... Tercih etmeleri, muhtemeldir ki hiç canları yanmamasındandır yazarken. Soğukkanlılıkla kurgulayıp, serin serin yazıp, kitaplar yapıp yapıp kenara koymaları... Ah! Nafile ölümleri ağaçların...
* * *
Boğazlayarak ve boğazlanarak tükenirken bir kavim; cılız, beyaz bir kızdır söz. Yazmak, o kızın gövdesine girip, bütün insanlık için acı çekmektir. Her seferinde, bu sana verilmiş bir görevmiş gibi sanki, gerçeği söylemektir. Tam söylerken, dönüp dönüp bu sözde bir iktidar olduğunu fark edip, o iktidardan sıyrılıp hiçleştirebilmektir kendini. Edebiyat -böyle bir ad takmışlar yazmaya- bir büyüklenmeme terbiyesidir aslında. Latife de böyle diyor. Latife diyor, Pelin Özer yazıyor "Latife Tekin Kitabı"nda; ikisinin de ruhuna sağlık! Everest Yayınları'ndan çıktı. Durumu sıkışık olanlara...
————
Pek de mühim olmayan not: İzmir'de, Kitap Fuarı'ndayım yarın. Sorusu olanlara...
ecetem@hotmail.com
|
|