|
Türkiye açısından dünya, dünya açısından Türkiye...
Bendenizin çocukluğunda da, gençliğinde de; "dünya" Türkiye'den ibaretti.
Binlerce yıllık bir kent olan İstanbul'u, ilk kez şiirle pastoral bir anlatımın doruğuna oturtmuş olan Yahya Kemal bile, "cihanın vatandan ibaret" olduğunu seslendiriyordu.
***
Gerçi İstanbul, belki de dünyada yabancı okulların en çok bulunduğu bir metropoldü ama, o okullara sadece kalbur üstü ailelerin çocukları giderdi; bir de azınlıkların çocukları...
Tanzimat'tan sonra "alafranga" ile "alaturka" arasında ikiye bölünmüş olan İstanbul'da; iki taraf da birbirine şöyle uzaktan yan gözle bakardı.
"Alaturka" için "alafranga" yoz bir züppelikle bir gâvur taklitçiliği; "alafranga" için, "alaturka" burun kıvrılan bir yoksulluk ve ilkellik bataklığıydı.
Her iki kesimin de, ne "gayri safi milli hasıla"dan haberi vardı, ne "bütçe"den, ne "ithalatla ihracat"tan...
***
Türkiye açısından Türkiye ve dünya, "biz ve onlardı".
Genellikle militer kökenli olan politikacılar, "Türk'e Türk'ten başka dostun olmadığı"nı çivilemişlerdi toplumun yüreğine. Bu, bir bakıma Osmanlı'nın "gâvurdan dost, domuzdan post olmaz" deyiminden de uzantılıydı.
***
Üst düzey yöneticilerin, "dış dünya" ile ne tür ilişkilere girdiklerinden, ne tür sürüklenmelere uğradıklarından, kimseciklerin haberi bile olmazdı.
Türkiye'nin durumuyla ilgili her türlü eleştiri, "Türk düşmanlarının sözü" olarak derhal iptal edilir ve bu sözlere pey sürenler, kestirmeden "hain" ilan edilirdi.
***
Politika kadroları ile bürokrasi; zaten kendi anadilinin "okuma-yazma" boyutundan yoksun olan ve "kara kalabalık" sayılan mesleksiz yığınları, "önce vatan" hamasetinin ekonomi ve hukuktan soyutlanmış tavası içinde bir güzel çemberlenmişlerdi.
***
2. Dünya Savaşı'nı noktalayan Potsdam Konferansı sonucunda, savaşa katılmış olan Yunanistan, Ege'deki 12 Ada'nın kendisine verilmesiyle ödüllendirilirken; Türkiye, savaşa katılmamak için Hitler'le aşırı flörte geçmiş olduğu gerekçesiyle, yalnızlığa doğru itilmişti ve Ankara, alelacele rotayı Washington'a kırmıştı.
Washington'un 2 temel koşulu vardı:
1- Aynı dış politikaya dönük, çok partili döneme geçilmesi...
2- Karayolları seferberliği başlatılması...
***
1945'te tek parti Anayasası ile çok partili döneme geçiş; "alaturka", "alafranga" ayrımını; beklenmedik bir kutuplaşmaya dönüştürdü.
"Alafranga"ya zaten gıcık olan, "alaturka" kesim, Cami parfümlü siyasete; "alaturka"ya burun kıvıran "alafranga" kesim de, Kışla parfümlü siyasete doğru yaslandı...
Karayollarının gelişmesiyle de; en başta İstanbul olmak üzere, kendi "dükalık"larında yaşayan birkaç albenili kent, tam bir taşra yağmasına uğradı.
***
Türkiye bugün de "onlar-biz" ayrımından hâlâ arınmış değil. Ne evrensel değişimin "tez ve anti-tez"leri; örneğin, ABD bütçesi ile AB üyesi ülke bütçelerinin nasıl kullanıldığı; Michael Moore'un "Benim cici silahım", yahut "Fahrenheit 9-11" belgeselleriyle karşılaştırılarak tartışmaya açılıyor TV kanallarında; ne de kamuoyunda, "sade Türkiye'de değil, aynı zamanda dünyada da yaşadıklarının" bilinci pekiştiriliyor...
***
Türkiye, içine kapatıldığı "önce vatan" tavasının kapağını yeterince açamıyor da, ne oluyor?
Milliyet'in dünkü manşeti oluyor:
"Bir kıvılcım yetiyor - Trabzon ve Sakarya'dan sonra bu kez de Gönen'de, bir grup sokağa döküldü. 700 kişi, gece kulübüne saldırıp çalışanları linç etmeye kalktı."
***
Şayet vatandaşa karşı, "vatanı ve devleti kutsal göstermeyi amaçlayan resmi tarih" yerine, bilimsel ve objektif bir tarih benimsenmiş olsa; halk yığınlarının hangi nedenlerden ötürü, beklenmedik çalkantılara ve iç çatışmalara sürekli gebe kalmakta olduğu da ortaya çıkardı.
Ve ortaya çıkardı ki, bunları salt "asayiş sorunu" olarak değerlendirmek, çok pahalıya mal oluyor Türkiye'ye...
Ne yapmalı ki, geçmişte üstü küllenen sosyo-ekonomik ve psiko-sosyolojik analizlerin, uyarıcı bir etkinliği bugün de pek yok... Ne yaşanacaksa, onlar yaşanacak...
***
20. yüzyılın 2 büyük yanılgısı oldu:
1- Leninizmi, komünizm sanmak; üstelik politik kadroların çok işine geldi bu yanılgı...
2- Ekonomiyi, politik kadroların iradesiyle yönlendirilebilecek bir mekanizma sanmak...
Komünizm, Leninizm değildi; Kozmos'un, evrenin, kainatın düzeniydi.
Ekonomi ise; modern teknoloji, kainatın verilerini daha çok kullandıkça; yerel politikaların dışına taşıyor ve evrenselleşiyordu. Evrenselleştikçe de, fizik gibi, kimya gibi, biyoloji gibi müspet bir bilime dönüşüyordu.
***
Evrensel ekonomi, eski zamanlarda olduğu gibi işçi sınıfının enerjisini sömürme dönemlerini aşmış; yeni pazarlar bulup, yeni müşteriler yaratmak için tüketimi yaygınlaştırma evresine geçmişti.
***
Türkiye'de de, borç harç, hava atma dürtüleriyle yaygınlaşan tüketim, büyüdükçe büyüyen ithalat...
Kentlere yığılmış, kendilerine bir kimlik arayan, yoksul taşra gençleri... Yiğitlik ve hamaset dopingiyle emzirilmiş gençler...
Bir bayrak tetiklenmesiyle yaygınlaşan linç girişimleri, bir maç arifesinde Kadıköy'ün uğradığı dehşet görüntüleri...
Ve çalmalar çırpmalar; gölleri, denizleri, ırmakları, ormanları yok etme sorumsuzluğu...
***
Değişime ayak uydurma, düşük viteste kaldığında; değişim, büyük bedeller ödeterek sarmalar, "onlar-biz" ayrımının kuytularına saklanmışları.
***
Eski hipnozların buzlanmışlığında dünyaya ve Türkiye'ye, "onlar-biz açısından bakma tatavaları süre dursun...
Dünyadan Türkiye'ye bakabilenler ve beylik klişelerle "statüko"dan payelenmeye kulak asmayanlar; çok daha komplekssiz ve evrensel rahatlıkta, olanakların tüm tadını çıkara çıkara yaşayacaklar 21. yüzyılda...
Enseyi karartmayın; Türkiye'de de her türlü buzlanmışlık -birtakım çalkantılarla da olsa- eriyip gider 20-25 yıl içinde...
c.altan@prizma.net.tr
|
|