|
Köyceğiz nisanında güneşli bir sakinlik...
Gök masmavi... Bir avuçluk bahçedeki tek portakal ağacı, gövdesinin sıskalığına aldırmadan, top top sivri yeşil yaprakları arasında bıcır bıcır beyaz çiçeklerle donanmış...
Vızıltılı bir uğurböceği, çiçeklerin birinden kalkıp ötekine konuyor; beleşçi ve ciddi bir bürokrat benzeri, gelecekte portakal olacak gizli spermlerin nektarlarını hortumluyor...
Menekşelere karşı, neşeli bir hayranlıkla gülümsemeli sevecenliğim hiç aşınmadı. Sarılar çoğunlukta bu nisan. Üç beş tane, ortası mor, süslemeli; cilveli mi cilveli beyaz menekşe... Birkaç tane de, ortası minicik sarı noktalı tümden mor olanlar var aralarında...
***
Henüz 7 yaşındayken, 93 muharebesindeki büyük göçte, Bulgaristan'daki İslimye'den kalkıp ailesiyle birlikte yollara dökülmüş olan babaannem, saksıda yetiştirdiği karanfillere:
- Kızancıklarım, derdi.
Azgın politikacılar yüzünden neler ve neler çekilmedi ki bu dünyada...
Bahçedeki menekşeler, kendi mutluluklarında, politik tatavalarla ilgilenmeden adeta kırıtarak bakıyorlar yüzüme:
- Siz de benim, mıncırıklarım, bücürlerim, her yıl hayran olmaktan bıkıp usanmadığım şekerlerim misiniz?
***
Köyceğiz'de, yeryüzündeki tüm orkestraların bin bir musikisi, yeşile dönüşmüş gibi... Kavaklar, salkım söğütler, okaliptüsler, günlükler, çınarlar ve çamlar... Artık hepsi değişik tonlarda yemyeşil...
Ajans haberlerinde yine türban konusu...
Tartışın tosunlarım, tartışın... Kızın, öfkelenin, çatışın... Korkutun ortalığı, posta koyun dünyaya...
***
Evin biraz ötesindeki arsa boşluğunda, beyazlı siyahlı iri memeli bir inek, ayakta siyah anlamsız bakışlarla beni süzüyor...
Selam verdim ineğe:
- Mööö...
İnek işte, ne olacak; cevap vermedi selama...
Onun da az ötesinde anaç beyaz bir keçi; ayakları dibinde yere yan yatmış beyaz bir oğlak...
Ve yayılıp giden yeşiller musikisine, mavileri de hatırlatan, kırışıksız Köyceğiz Gölü'yle, kavislenerek dağların tepelerini okşayan gökyüzü...
***
Göztepe'den yola çıkarken bindiğim taksinin şoförü genç mi, gençti. Zenginlik bir hayat Kabe'siydi gözlerinde...
Kelimelere tam dökmüyordu ama, ah bir zengin olabilseydi...
Yanımızdan geçen son model pahalı arabalara, içini çeken hırslı ve arzulu bakış alevleri fırlatıyordu...
- Paranın kaynağı saydam olmadığında, nasıl harcandığının görüntüsü bana çekici gelmiyor, dedim...
Yolsuzluklardan, soygunlardan, rüşvetlerden, cebellezilerden, kaçakçılıklardan, sahtekârlıklardan başı belaya girenlerin az olmadığını, söyledim.
Taksinin genç şoförü:
- Olsun amca, diyordu, hepsi saraylarda yaşıyor onların...
***
Bir an önce zengin olmak, kurtulmak sürünmekten...
Varsın kimsenin evinde, kendi anadilinin yazarlarından 20-25 ciltlik bir kitap rafı bulunmasın...
Bayrağa karşı duyarlılık yeter de artar bile ama; sürünmekten kurtulmaya pek bir çare olmuyor galiba...
***
Köyceğiz'de Yuvarlakçay'a çıkarken, çam ormanlarıyla derinleşen vadiler yanında, yolların kıyısını kaplayan korular... Bazı çayırlık alanlarda küçük koyun sürüleri beyaz beyaz...
Sürülerden birinin genç çobanı bizim evin dibindeki keçi yavrusu gibi, güneşe karşı yan gelmiş yatıyordu...
***
Göztepe'deki genç taksi şoförüyle, Köyceğiz'de aynı yaştaki çobanın; bakan, yahut general olduklarını düşündüm...
Neler söylerlerdi acaba bize, şimdikilerden daha değişik bir şeyler mi, yoksa yine aynı şeyleri mi; kim bilir?
Durun durun, Yuvarlakçay'a giderken, düşünsel dahi olsa kızdırmayalım kimseyi...
***
Lokantaların, Yuvarlakçay'ın üstüne kurulmuş tahta köşkleri... Sular, kendisine doğru uzanmış çınar dallarının altından beyaz köpüklerle gürül gürül akıyor...
Buralarda harikadır güveçte alabalıkla, tandır...
***
Dedem Hasan Paşa, Çanakkale'de topçu kumandanıydı. Başçavuşu bir Ermeni genciymiş. İzinli olarak Kayseri'deki evine gittiğinde, ailesinin sürgüne zorlandığını ve yollarda öldüğünü öğrenerek, geri dönmüş dedemin yanında Çanakkale savaşlarına...
Ah bre, insanlara kıyıp giden bela politikacıları...
***
Lokantanın girişinde kafes içinde iki beyaz tavşan vardı. Bir tanesi kendine ot uzatanlara, kırmızı gözleri, geriye dönük uzun kulaklarıyla kafasını okşatıyordu.
Minicik bir su kuşu, uzunca kuyruğunu durmadan aşağı yukarı sallayarak gagasını suya doğru uzatıyordu...
Bendeniz de elimi, bardağa doldurmak için bira şişesine uzatıyordum.
Uzaktan gelen televizyonun sesinde, biri yine söylediği nutku uzatıyordu...
c.altan@prizma.net.tr
|
|