|
Akşamüstleri ve yıldızlı geceler...
Yapraklarıyla biçimlendirdiği yuvarlak kıyılarından ortasına doğru, katmerlene katmerlene yapraklarını küçülterek, en sonunda uzaktan gönderilmiş gizli bir öpücüğün bir çift küçücük dudağına dönüşen açık pembe bir kayısı gülü; tek başına konmuş olduğu vazodan, akşam ışıklarının vurduğu pencereye bakıyor...
Köyceğiz Gölü'nün rıhtımlı geniş gezinti yoluyla, düzgün parkeli oto yoluna ve onların arasındaki yeşil çimler ortasında henüz çocuk sayılacak boydaki palmiyelerle bir kat daha güzelleştirilmiş upuzun park şeridi üstüne de, vuruyor akşamın son ışıkları...
Elektrik direklerinin tepelerinden iki yana doğru açılmış kollarındaki lambalar, henüz daha yanmamış...
***
Köyceğiz'in kentlileşmeye başlamış ortamsı boylu şişmanca beş-on hanımı, rıhtım kıyısından hızlı hızlı yürüyerek geçiyorlar; fazla kiloları azaltmak için bir akşam saatleri gayreti...
El ele tutuşmuş, başları birbirine yakın, gölü seyreden birkaç genç çift...
Caddeden arada sırada geçen otomobiller, kamyonetler, minibüsler...
***
Akşamlar üstüne kim bilir kaç bin şiir yazılmıştır dünyada...
Necip Fazıl'ın on sekizindeyken yazdığı dizeler:
Güneş çekildi demin,
Doğru bir renk akşamı.
Bu bütün günlerimin
İçime denk akşamı...
Baudelaire de:
Huzur bul da, sakinleş acılarım;
Akşam olsun diyordun, iniyor akşam bak işte...
Diye yazmış...
***
Yüz binlerce yıl boyunca gecenin karanlığından korkan insanoğlu, kuşaklardan kuşaklara bulaşan bir hüzünlenmeye doğru kayar akşam olurken... Belki biraz da bir bitişi hatırlatmasından; akşam olurken, kızaran ufukların, azalan ışıkların...
Köyceğiz'in kıyı yolundaki kafeterya bahçelerinin, otel ve motel teraslarıyla, rengârenk neonlarla süslü lokantaların ışıkları yanmaya başlıyor...
***
Ülke sorunları eriyip bitiyor. Çocukluğumdaki Göztepe'nin çamlıklı köşk bahçeleri arasından geçen toprak yolları; Köyceğiz'in şoşesi bozulmuş arka yollarında yeniden canlanarak, uzaklardaki yemyeşil korulara doğru götürüyor beni sanki...
Bir yanda vazosunda tek başına, akşamın pencereye inen ışıklarına dalmış kayısıgülü, bir yanda gölün uzaklarında Ahmet Haşim'in dizeleri:
Akşam, yine akşam, yine akşam:
Bir sırma kemerdir suya baksam...
***
Yaşı kırkına yakın sevimli bir dost, henüz daha İstanbul'u hiç görmemiş.
Türkiye'yi tümden kaplamaya başlayan bir zenginlik özlemi, onun da yüreğinde kıvılcım kıvılcım tutuşmakta... Her cümlenin sonunda aynı çıngırak şıngırdıyor:
- Ah zengin olacaksın ki...
- ...
- Para yok ki istediğini yapasın...
- ...
- Zenginlik çözüyor her sorunu...
Ne Ölemez Dağı'ndaki, 3 bin yıl öncesinin Kaunos uygarlığından kalma 5 bin kişilik tiyatro; ne Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden kalma kilise; ne de çevrede sayıları artarak yerleşmeye başlayan İngilizlerle Almanlar ve Hollandalılar umurunda...
Hep aynı çıngırak şıngırdamada:
- Ah zengin olacaksın ki...
***
19. yüzyıl ortalarında kol gücü ve emeğine dayalı olarak gelişen üretimin; modern teknolojinin kol gücü yerine, otomasyonu, elektronik olanakları, robotları devreye sokmasıyla gün günden daha artması ve tüketim piyasalarını iyice mıknatıslaştırması; zenginlik özlemlerini de bir salgına dönüştürdü...
Bireylerin de zenginleşerek, tüketim pazarlarından artan üretimleri emmeye başlamaları için; silah endüstrisine akan paraların azaltılması ve çeşit çeşit yatırımlara dönüşmesi gerek...
Yatırımlar artmalı ki, yeni işyerleri açılmalı ve bireylerin de kazançları yükselerek, tüketim pazarlarına dağılan evrensel üretimden özledikleri payları almalı...
***
Sözün kısası, modern teknolojiyle azgınlaşan üretime; zenginleşmesi gerekli yeni müşteriler bulmak zorunlu...
Yılda silah endüstrisine akan 1 trilyon doların, yoksullara yeni olanaklar sağlayacak alanlara yönelmesi ve müşteri sektörünü genişletmesi şart...
Yeni çağın mekanizması, üretim arttıkça zenginliğin de yaygınlaşması zembereğine dayalı...
***
Türkiye de, çalkalana malkalana, gerginleşe gevşeye, direne onaylaya yeni çağın evrensel mekanizması içine katılmak zorunda...
Gönül diler ki, çok bedel ödenmeden gerçekleşsin değişimler... Ve zenginlik özlemleri çekenlerin torunlarında, gitgide doyuma ulaşsın bu özlemler...
***
İstanbul gecelerinin çoktan kaybolmuş yıldızları, Köyceğiz gecelerinde toplanmış gibi...
Koyu bir maviliğin siyaha doğru teslim olmuş göklerinde; kimisi yoksulca, kimisi zengin ışıklı nokta nokta yıldızlar... İşte Kutup Yıldızı, işte kocaman karesi ve kuyruğuyla Büyük Ayı... Yıldızlar, yıldızlar, yıldızlar; binlerce, binlerce...
***
Kapkaranlık bir arka sokağın uzaklarında ılıman ışıklarla donanmış kavisli bir masal kemeri... O kadar albenili görünüyor ki, karanlıkların ötesinden uzaklardaki o ışıklanmış altın kavisli kemer...
Yol kıyısındaki ağaçların tepe dalları birbirleriyle kucaklaşmaya özenmiş ve çevredeki ışıklar da üstlerine vurmuş, kapkaranlık bir arka sokağın uzaklarında...
***
Yahya Kemal'in eski Erenköy gecelerindeki gençlik aşklarını yaşarken yazdığı gibi:
Yıldızlar o yanda, biz bu yanda...
Köyceğiz'deki bir haftalık bir avuntu rüyası da, şimdilik yine bitti işte...
c.altan@prizma.net.tr
|
|