|
 |
|
|
Sabaha karşı!
Gece yarısından sonra saat üç suları. Canlı televizyon programı daha yeni bitmiş. Koca amfinin sahnesinde yüksek gerilim yaşanıyor. Kızlı erkekli öğrencilerle sarılı çevrem.
Salonda sloganlar uçuşuyor:
"Yankee go home!"
Aslan gibi, yakışıklı bir genç.
Boylu boslu, kırmızı tişörtlü.
Gergin:
"Sorularımı yanıtlamadınız" diyor.
Ben yanıtladığımı söylüyorum.
Geriliyor:
"Hayır, yanıtsız bıraktınız."
Konu, Avrupa Birliği.
Avrupa Birliği'nin belki de tarihin en büyük barış projesi olduğunu söylemiştim konuşmamda. Geçen yüzyılda Avrupa'yı kana bulayan türlü çeşitli 'milliyetçilik'lerden kurtulmak ve milliyetçiliği aşmak için kurulduğunu, Türkiye'nin üyeliğini de bu yüzden önemsediğimi belirtmiştim.
Bu genç adam söz almış, bana katılmadığını bayağı sert bir dille, slogan atarcasına şöyle dile getirmişti:
"AB'den barış projesi diye söz ediyorsunuz. Oysa, AB'nin Irak'ta yirmi bin askeri var. Ayrıca kendi ordusunu da kuruyor. Bu nasıl barış projesi?.."
Ben de dilimin döndüğü kadar söylediklerine katılmadığımı, sözlerinin gerçeği yansıtmadığını belirterek kısa kesmiştim.
Belli, sinirlenmiş.
Yanıt istiyorum diye tutturuyor.
Sabahın körü. Kanal D'de Abbas Güçlü'nün ODTÜ'den Milliyet yazarlarıyla birlikte yaptığı Genç Bakış programı uzadıkça uzamıştı. Fena halde yorgundum.
İçimden lahavle çekiyorum.
Umurunda değil.
Birden kolundan tutup:
"Kaç yaşındasın?" diye soruyorum.
Tepesi atar gibi geriliyor:
"İşte klasik soru! Bıktım bu soruyla karşılaşmaktan, kaç yaşındaymışım."
"Ben 60 oldum, ya sen?"
"Ne yapayım altmışındaysan, ben 23 yaşındayım. Ne zaman aykırı bir şeyler söylesek, hep aynı tepki... 'Kaç yaşındasın sen bakayım?' sorusu... Yeter artık!"
Birden gülmeye başladım.
Jetonum gecikmeli düştü.
Ben de gençken yaşla ilgili böylesi sorulara çok kızardım. O yıllar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Bu genç adama böyle bir soruyu sorduğum için kendime kızdım. Hatta pişman oldum. Kırmızı tişörtlü gencin tepkisi aklımı başıma getirdi.
Yumuşadım.
Ama onu yumuşatamadım.
Yine kolundan tutup gerilmeden, sinirlenmeden konuşmasını istedim. Sorusunu tekrarlattım. Yanıtlamaya çalıştım. O ise kendi doğrusunu yineledi, sert bir üslup ve ses tonuyla. Hatta benim ne dediğimi duymak bile istemedi. Beni AB'ci olmakla suçladı.
Bir zamanlar ben de onun gibiydim. Kendi ezberime aykırı olan şeyleri duymazdım. Bir kulağımdan girer, öbüründen çıkardı. Kendi doğrumdan en ufak bir kuşku duymazdım. Öyle fazla da okumaz, sağdan soldan edinip bellediğim klişelerle düşünürdüm daha çok...
Bir başka deyişle:
Beynimi sloganlara tutsak ettiğim yıllardı onlar... Genç adama daha fazla bir şey söyleyemedim. "Her kuşak kendi hatasını kendi yapar." Bu sözü hatırladım, Carlos Fuentes'in sözlerini.
Meksikalı romancı Fuentes'le 1987'de Buenos Aires'teki Uluslararası Basın Enstitüsü'nün bir toplantısında tanışmıştım. Ayaküstü bir sohbet sırasında şöyle demişti:
"Bir kuşağın öteki kuşağı bir türlü anlayamadığından söz edilir. Bir ölçüde doğrudur bu. Üstelik toplumsal ve kültürel değişimin hızlandığı dönemlerde bu iletişimsizlik daha vahim boyutlara ulaşabilir. Ama aynı zamanda bir kuşağın kendi deneyimini ötekine aktarma çabası da sürüp gider. Çok ağır bedellerle öğrenilen birtakım dersler yeni yetişenlerin kulaklarına fısıldanır. Söylenenlere kulak verirler mi? Yoksa insanın doğasına mı aykırıdır bu? Her kuşak kendi hatasını kendisi yapmak zorunda mıdır? Galiba öyle..." (Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, s.18)
Hataların bedeline gelince...
Biz ağır ödedik.
Daha doğrusu, bizim hatalarımızın bedelini en ağır, bir zamanlar ODTÜ'yü devrimci mekân tutmuş olan Deniz Gezmiş'ler idam sehpalarında, dağlarda ödediler. Sabaha karşı ODTÜ'den ayrılırken bu acıyı ve suçluluğu bir kez daha duyumsadım.
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|
|

|