
|
|
|
 |
|
|
Fuar anıları
Bu hafta size dünyanın en büyük kitap fuarı olan Frankfurt Kitap Fuarı ile ilgili iki anımı aktarmak istiyorum
Neredeyse her ay bir kitap fuarı açılıyor şimdi. Bu alanda İstanbul başı çekiyor elbet. İzmir ile Bursa da etkin. Öteki kentlerimizde de kıpırtılar var.
İstanbul'da düzenlenen ilk kitap fuarını hatırlıyorum. 1960'ların başında, şimdiki Harbiye Şehir Tiyatrosu'nun bulunduğu yerde açılmıştı. Kitap Sergisi'ydi adı. Bir hafta içinde 500 kadar ziyaretçimiz olmuş, bu da bizi sevindirmişti. Yıllar sonra bu sayının 10 binlere ulaşacağını düşümüzde görsek hayra yormazdık.
Gerçekten uluslararası nitelikte bir kitap fuarına kavuşacağımız günler de pek uzak değil sanırım.
Geçenlerde uluslararası bir fuara katıldı yayıncılarımız. Bologna Çocuk Kitapları Fuarı'na. Yıllar önce ben de Bologna'ya gitmiş, dünyada ne kadar çok çocuk yayını yapıldığını görünce gözlerime inanamamıştım.
Ama "en büyük", Frankfurt Kitap Fuarı kuşkusuz. Bu hafta kitap yerine ondan söz etmek, sayısız anılarımdan ikisini aktarmak istiyorum.
ONK Ajans'ta çalışırken de, Milliyet Yayınları'nı yönetirken de her sonbahar Frankfurt'a giderdim. Hazırlıklar aylarca önceden başlardı. Fuar yönetimine mektuplar, yabancı yayınevlerine teleksler, döviz işlemleri...
O yıllarda ne kolay kolay para transfer edebilirdin yurtdışına ne de cebine istediğin kadar dolar koyup uçağa binebilirdin. Yanlış hatırlamıyorsam, yanımıza 100 dolar alma iznimiz vardı. Bir hafta Frankfurt'ta kalacaksın. Otele para, yemeğe para, şehir içi ulaşıma para. Harca harca bitmez.
Fuara katılma ücretini önceden transfer edebilmek için anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelirdi. Hele stand kiralayacaksan yandın! Sadece stand kirasını karşılayabilmek için bile bürokrasiyle aslanlar gibi savaşmak zorundaydın. Özel ışıklandırma gibi "ekstra masraflar" için didişmeyi göze alacak halimiz yoktu.
Milliyet Yayınları'nı yönetmeye başladığım yıl, Milliyet Dağıtım Müdürü Erol Öktem'le gittik Frankfurt'a. Açılıştan bir gece önce standımızı kurduk. Kitaplarımızı sıraladık. Yabancı yayınevlerinin standlarına imrenerek baktık. Hepsi ışıl ışıl. Bizimki, öteki Türk yayınevlerinin standları gibi, eh işte, aydınlık. İç çekerek otelimizin yolunu tuttuk.
Ertesi sabah erkenden fuara gidince bir de ne göreyim? Bizim stand lunaparka dönmüş. Özel ışıklandırma en üst düzeyde. "Yandık!" dedim. "Biz istemedik ki bunu! Şimdi dünyanın parasını alırlar."
Olsa neyse. Erol'la bendeki markları toplasak masrafın yarısını karşılayamayız.
Yanımda iki kişi belirdi o anda. İkisi de Türk.
"Ağabey, merhaba" dediler.
"Merhaba" diye inledim.
"Nasıl beğendin mi ışıklandırmayı?"
Şaşkınlıkla yüzlerine baktım.
"Biz senelerdir Almanya'dayız. Fuarın elektrikçisiyiz. Milliyet'i görünce dayanamadık, geceleyin el ayak çekilince geldik, kimseye çaktırmadan burayı bir güzel ışıklandırdık."
Yandaki Türk standları bizimkinin yanında ateşböceği bile değil. Peki ama, Milliyet'in ayrıcalığı nereden geliyor?
"Bizim kardeş çocuğumuz Milliyet'te
çalışıyor."
"Kim?"
"Yusuf Noberi."
Yusuf Noberi. Gazetenin spor fotoğrafçısı. Tanıdığım insanların içinde en güzellerinden biri. Dolmabahçe'de, Ali Sami Yen'de kısacık boyu, top gibi bedeniyle kaleden kaleye koştururken golleri kaçırırdı bazen. Ama başkalarının yardımına koşma olanağını hiç kaçırmazdı.
Bre Yusuf, burada da mı yetiştin imdada!
Fuar kapanırken iki elektrikçiyi çağırdım. "Bir araba getirin" dedim. "Ne kadar kitap görüyorsanız hepsi sizin. Yükleyin götürün."
Fuarda Türk yayıncılarının standları yan yana. Arada bir misafircilik oynuyoruz. Konumuz değişmiyor. Devletin yardımcı olmasından vazgeçtik, gölge bile etseler razıyız, yeter ki elimizi kolumuzu bağlamasınlar. Şuraya cenkten çıkmış gaziler gibi değil, adam gibi gelelim, standlarımızı kuralım. Hem kendimizi hem ülkemizi doğru dürüst tanıtalım.
Bir ara stand komşum Necdet Sander'le dertleşiyorduk. Yaklaşık 10 kişilik bir topluluk belirdi. Öteki Türk standlarıyla ilgilendiler, yayıncılarla ayaküstü çene çaldılar.
Bizim standa geldiler sonunda. Hiçbirini daha önce görmüşlüğümüz yok. Biri, topluluğun önündeki kişiyi tanıttı:
"Sayın Frankfurt konsolosumuz."
Ötekilere döndü sonra:
"Fuara Türk yayıncılarının katılışını beyefendiye borçluyuz."
Dayanamadım artık. Elimi cebime attım, cüzdanımı çıkardım.
"Aman" dedim, "borcumuz ne kadarsa hemen takdim edeyim."
Bir an içinde ortadan yok oldular. Arkamda bir ses duydum. Dönüp baktım. Necdet bey kitapların üstüne kapanmış, kahkahalarla
gülüyordu.
|
|
|

|
|