|
İnsanlık tarihinin bitmeyen dizisi, salaklık...
Salaklık, sadece insanlara özgü çok geniş bir yelpaze... Ne kırlangıçlar, ne karıncalar, ne kediler, ne virüsler, ne yosunlar, ne sakız ağaçları; böylesi bir yelpazenin buzlanmış beyinlerden oluşan mimarisi içinde...
O nedenle de leylekler arasında da, "iyi yaşam-kötü yaşam" ayırımı yok; zürafalar ve sincaplar arasında da...
* * *
Şu sıralarda Göztepe damlarının baca diplerinde, yumurtadan yeni çıkmış martı yavruları, kanatlarını aça aça birkaç adımlık yürüme talimleri yaparken; büyüdükçe ülke sorunlarıyla karşılaşma cenderesinin çok dışındalar...
O cendere, bitmeyen bir salaklık dizisinin yeni bölümleri olarak, sadece insan yavruları için...
* * *
Her sabah gözlerim gazetelerdeki, bir elleri çıplak ve ayrık bacaklarının tam ortasında, bikinilerinin üstünde duran genç kız fotoğraflarına da takılıyor; türbanlı genç kız fotoğraflarına da...
Sonra da bu fotoğraflara uygun, değişik demeçler ve yorumlar...
Bütün bu kutuplaşmalar, çatışmalar, tatavalar nereye varmak için diye düşünüldüğünde; insanlık tarihinin bitmeyen dizisinin görkemli yelpazesi açılıyor martı yavrularının üstünde...
* * *
1874'te "Toprak Mülkiyeti ve Bunun İlkel Biçimleri" adlı kitabıyla büyük ilgi toplamış olan Belçikalı iktisatçı Emile de Lavaleye; 1885'te Balkanlar'ı, Trakya'yı ve İstanbul'u da anlatan enfes bir gözlem yapıtı koymuştu ortaya, "Tuna'nın Berisi ve Ötesi" diye...
* * *
Emile de Lavaleye, o tarihteki İstanbul'u şöyle anlatıyor:
"İstanbul'da görüp duyduğum her şey üstümde hazin bir etki bıraktı. İyice cifeleşmiş olan Türk yönetiminin her tarafta yarattığı zarar ve ziyanları seyretmek gerçekten kanımı oynattı. Nereye baksam, derin bir acıma duygusu kaplıyor içimi. Böylesine soylu, yetenekli, yaratıcı bir millet, çürüye çürüye ölüp gidiyor işte. Bütün Avrupa'da genel ve mucizevi bir kalkınmanın örneklerini gördükçe; bunu, halkların tarihsel gelişmesine bağlıyorduk. Kolonya'da, Ren boylarında, Wurzbourg'da, özellikle Viyana'da, şahane bulvarların açılışını; yepyeni şık, rahat evlerle, modern mahallelerin kuruluşunu; sanatla tekniğin yarışmasından ortaya çıkmış, halka ait her çeşit anıtların yükselişini görüyoruz. Her yer kiliselerle, müzelerle, üniversitelerle, enstitülerle, saraylarla, parlamentolarla donanıyor.
Burada, bir gün uygar dünyanın merkezi olacağı sanılan bu harikulade güzel başkentte ise, tam bir sefaletin ortasına düşmüş bulunuyorum. Bütün eski anıtlar yıkılıp gidiyor. Evler harabeye dönüyor. İnsanlar açlıktan ölüyor. Başkentiyle de, taşrasıyla da, her taraf tam bir çöküntü ve çaresizlik içinde. Bütün tarihçilerin kendi kendilerine düşünüp çözümlemeleri gereken asıl sorun şu:
- Devletlerin kalkınıp batmasına yol açan gerçek sebepler nedir?"
* * *
De Lavaleye, şöyle sürdürüyor 1885 İstanbul'undaki gözlemlerini:
"Surlar boyunca kovukların, oyukların yıkıntıları içine sığınmaya çalışan evsiz barksız binlerce zavallı aile bulunuyor. Bunlar kırlangıç yuvaları gibi, çalı çırpıdan kapı, pencere falan yapmaya kalkıyorlar kendilerine. Çocuklar anadan doğma çıplak ve kadınlar paçavralar içinde. Türk aileleri; düşe düşe, bu durumlara kadar düşmüşler işte..."
* * *
Bir bölümcük daha aktaralım Belçikalı iktisatçının, 1885'teki, yani 120 yıl önceki İstanbul anılarından:
"Babıali'nin hemen yanındaki o canım Sultanahmet Çeşmesi, öyle susuz kuruyup kalmış. Damı da delik deşik. Yağmurlarla karlar akıp duruyor içine. Şark mimarisinin bu bulunmaz incisi de yıkılıp gidecek herhalde sonunda. Çeşmenin üstünde açık mavi altın mozaikten yazılmış, o dokunaklı sözlerin bile artık hiçbir anlamı kalmamıştır:
'Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmet'e eyle dua.'"
* * *
120 yıl önce İstanbul basınındaki haberler neydi acaba?
Gazetelerde eli, ayrık çıplak bacaklarının tam ortasındaki bikinisinin üstünde çekilmiş genç kız fotoğrafları da yoktu; türbanlı genç kız fotoğrafları da...
Ama sanırım, genç kuşaklar ortamındaki mastürbasyon eşitliği; o zaman da aynıydı, bugün de aynıdır...
Fotoğraf kutuplaşmalarındaki ayrıntılar ön plana çıkarken, libido dürtüsünün yarattığı eşitlikler üstünde bir saydamlaşma yok henüz...
* * *
120 yıl sonraki İstanbul'un, nasıl bir İstanbul olacağını öngörebilen kimse var mı dünyada?
İnsanlık tarihinin bitmeyen salaklık dizisinde, bir sürpriz olacak ve buzlanmış beyinler; kendi uydurdukları dünyalara göre değil de, Kozmos'un gerçeklerine göre bir rahatlamaya kavuşacaklar ve "iyi yaşam-kötü yaşam" çarpıklığından kurtulabilecekler mi dersiniz?
Sanırım büyük oranda, evet... Hele hele, İstanbul-Tokyo arası yarım saate inerse...
* * *
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Doçenti Dr. Hayati Tüfekçioğlu, son 78 yılda değişen sokak adları üstünde bir araştırı yapmış...
Alkışlanası bir merak...
6 bin 215 sokağın adları değiştirilmiş...
* * *
Bu kadar çok sokak adının değiştirilmesi neyi gösterir bilir misiniz?
Kentsel yaşam birikiminin azlığını...
Kentsel yaşam birikiminin azlığı ise neyi gösterir bilir misiniz?
İç göçlerin bir türlü bitmediği, garip bir yerleşim kargaşasının yaşandığını...
Bitmeyen garip bir yerleşim kargaşasının yaşanması da neyi gösterir bilir misiniz?
Hoş olmayan beklenmedik toplumsal çalkantılara, gizli gizli gebe kalındığını...
* * *
İnsanlık tarihinin bitmeyen dizisi salaklıkla ilgilendiğiniz ölçüde, eğlenirsiniz de...
Buzlanmış beyinlerin dışında kalır, enseyi karartmazsınız...
c.altan@prizma.net.tr
|
|