|
Işıklı bahçe
Şehrin bir yerinde bir ev var mutlaka. Önünden insanlar ve arabalar geçiyor bu evin. Ama arkasında... Bir ışıklı bahçe durup duruyor. Öyle çok sarmaşıkla örtülü bir bahçe ki bu, ne kimse seni görüyor içine girdiğinde, ne de sen insanların varlığını hatırlayabiliyorsun bir süre sonra.
Beyaz eteklerini ya da beyaz gömleklerini giyiyorsun sabahtan. Kahvaltı yapmıyorsun belki. Düşüncelisin, bir şey yapmak var aklında. Günlük dizgeni bozuyorsun farkında olmadan. Günün içine bir turist gibi giriyorsun, sanki kendi hayatında, istediği anda o hayatı terk edecek bir gezginmiş gibi yapıyorsun.
(Gövdelerimizin kapısını çarpıp çıkabilsek bazen... Başka gövdelerde konaklasak... Daha iyi olmaz mı şimdikinden?)
Saçlarını ıslatıyorsun, uzun uzun yıkıyorsun yüzünü. Sudan bir yüzün oluncaya kadar oynaşıyorsun suyla. Sonra belki eski fotoğrafları düzenleyeceksin, belki eski notları toparlayacaksın, belki de bir cümleyi bekleyerek bütün günü bir akıl serseriliğiyle geçireceksin, bilemem ne yapacağını.
Derken, bahçene çıkıyorsun, ışıklı bahçene. Ama sonra duruyorsun, hatırlıyorsun, bir acele koşuyorsun geri. Çünkü cep telefonunu kapatıyorsun, evin telefonunun fişini çekiyorsun. Vakitleri iptal ediyorsun, "ayrılacak" vakitleri, "harcanacak" vakitleri, "boşa geçirilmeyecek" vakitleri, hepsini bir günlüğüne içinin zamanına katıyorsun. Sen "tam kendine göresin"! Kendine bugün, kendini hediye edeceksin...
Ayakların çıplak tabii, söylemeye gerek var mı? Çimlerin üzerinde gıdıklana gıdıklana çıktın bile bahçene. Küçük de bir masa var çimlerin orta yerinde. Minnacık, portatif bir şey belki de. Küçük de bir sandalyen var, eski sinemalardaki tahta sandalyelerden bir tane. Oturuyorsun işte sen de. Gövden bir süre sonra buluyor nasıl oturacağını, kendi kendine. Kollarını kavuşturuyorsun, kaykılıyorsun oturduğun yerde. Ağaçlara bakıyorsun, kuşları takip ediyorsun gözlerinle. Otun, çiçeğin ayrıntısına dalıyorsun. O kadar uzun bakıyorsun ki baktığın şeylere dönüşüyorsun.
Kendi kendine hikâyeler başlıyor baktıkların arasında. Baktığın böcekler bir büyük böcek toplantısına yetişmek için acele ediyor. Böcekler Büyük Kurulu bugün senin bahçende yıllık genel kurullarını yapıyor. Duydukça sesler çoğalıyor, tıpkı baktıkça çoğalması gibi yıldızların. (En doğru dizelerinden biridir o da yeryüzünün! Şiir icabı değil, hakikaten de "baktıkça çoğalır yıldızlar gecede"...)
Greenwich'ten azat ediyorsun kendini; bir saat varsa artık senin içinde. Kolların, ayakların güneşte çoğalıyor şimdi. Kollarının içi fırından yeni çıkmış ekmeklerin karnı gibi beyaz. Albino hayvanlar gibi yeşilin ortasında parlıyorsun şimdi.
O kadar kıpırtısız duruyorsun ki bir süre sonra etrafındaki hayat senin varlığını kabul ediyor, kabulleniyor. Karıncalar yolunu değiştirmiyor ayakların yüzünden. Çimen ezilmiyor senin altında, dikeliyor yeniden çiçek. Hiçbir şeyi incitmeden duruyorsun böyle ışıklı bahçende. Gölge etmiyorsun mahlukatın hiçbirine...
Aklının kendi içinden ne geçirdiğini bile takip etmeden, beyaz, ışıklı giysilerin içinde, öznenin fiille hiçbir bağlantısı kalmayana kadar duruyorsun... Bu kadar. O kadar ki şimdi bu yazıda tarif ve tasvir edilemeyecek kadar kıpırtısızsın... Bu yüzden bitiyor hakkında yazılan bu yazı. Yazılamayacak kadar bahçeden birisin. Ayırt edilip yazılamayacak kadar...
"Bir dursak yahu!" dedi ihtiyar bir kadın... Ben de ihtiyarladım. İhtiyarlayıp böyle bir yazı yazdım. Günden bir ışıklı bahçe diledim. Sarmaşıklarla o kadar örtülü olsun ki, ben bile içeriyi görüp yazamayayım...
ecetem@hotmail.com
|
|