|
 |
|
|
Tesadüflerin kaçınılmazlığı
Necati'nin kafası kaleye gidiyor. Erkan'ın sağ kolu manasız bir şekilde açılmış. Top gidip, onun açtığı ele vuruyor ve Ömer topu dışarı atıyor. Hakem Yunus Yıldırım'ın kararı korner. Karar penaltı olabilir ve kanımca doğru olan da budur. Maç o sırada 0-0. Peki penaltı olsa ne olacak? Belki Erkan kırmızı kart görecek, belki gol olacak. Belki penaltı kaçacak. Belki Hakan kaçıracak ve sonra oyundan alındığında itiraz edemeyecek. Kim bilir belki Galatasaray Şampiyonlar Ligi'ne şampiyon olarak katılacak. Belki her zamanki Avrupalılığıyla orada yükselecek, bir Porto mucizesi yaratacak. Hagi kalacak, büyüyecek, dünya çapında bir teknik adam olacak. Ya da tam tersi. O penaltı belki Gençlerbirliği'ne yarayacak, ya da Fenerbahçe'ye... Kimbilir?
Yani bir kararla o maçla ilgili, belki ligin kaderiyle ilgili her şey değişecek. Belki oyuncuların bireysel kaderleri, belki koca bir tarih ve birçok hayat değişecek. Her şey ama her şey...
Bizim anlamadığımız
Kupa finalinin ertesi günü sabahı telefonumda bir mesajla uyandım. Tuna Kiremitçi bir Paul Auster alıntısıyla uyandırdı beni "Hayatta tek gerçek tesadüflerdir".
Bu gönderme, adresini, UEFA Şampiyonluğu yılını hatırlattı normal olarak. Özellikle de bir maçı. İstanbul'da oynanan Chelsea karşılaşmasını. Fatih Terim maçtan önce belki de kariyerinde ilk kez "Bu maçı kesin kazanacağız, hem de farklı" diyordu hani. Hani sonuç büyük bir hüsran olmuştu. 5-0'lık bir yenilgi. Ve belki o hezimet, Türk futbol tarihinin en muhteşem yolunu açtı. Belki o gün kalede Taffarel olsaydı, o maçın sonucu çok farklı olacaktı. Belki Galatasaray maçı kazanacak, gruptan çıkacak ama bugün müzesinde bir UEFA Kupası olmayacaktı. Düşünün o hezimet olmasaydı....
O anlar
O yıl Şampiyonlar Ligi gruplarında üçüncü olanlar ilk kez UEFA'ya alındı. Galatasaray UEFA'ya Milan'a çalınması çok zor bir son dakika penaltısıyla katılabildi. Fatih Terim o takımı, kovulması kesinleşmiş 7-8 oyuncuyu yeniden yaratarak kurmuştu. Ve o takım, tartışmasız, tarihimizin en iyi takımı olarak anılacak. Başkası daha iyisini yapana kadar. O takım bize Dünya Kupası üçüncülüğünü de kazandırdı. Arjantin ve Fransa gibi muhtemel çeyrek final rakiplerinin mucize eseri elenişiyle. Hiçbir Avrupalı ve Güney Amerikalı'yı yenemeden Dünya'nın bronzunu kazandık. Ve aslında her şey Şenes Erzik'in tamamen şahsi bir tercihle Piontek'in yanına, daha önce Ankaragücü ve Göztepe'de sıradan bir performans sergileyen Fatih Terim'i getirişiyle başlamıştı. Sonra onun kutsal kavgacılığıyla milli takımdan ayrılmasıyla devam etti hikaye. Ve bir kitabı doldurabilecek kadar çok o anlarla buraya kadar geldik. Bu aslında bir ister inan ister inanma öyküsüdür. Ve evet Aziz Yıldırım belki de bugüne kadar söylediği en doğru cümleyi söylemiştir. Niyeti ne olursa olsun, ne demek istediyse de istesin.
Bu ülkeden sadece bir Avrupa kupası finalisti çıkmışsa ve hikayesi bu kadar çok o anlar böylesine muhteşem ve tek olması da, unutulamaması da, böylesine sevindirmesi, bizleri çılgına çevirmiş olması da bundandır.
Bu ülke koca Avrupa kıtasında Süper Kupa ve UEFA Kupalarında 1 kez final oynayıp kazanan tek memlekettir beyler. Siz bundan daha şahane bir tesadüf biliyor musunuz?
Hasan Kabze'nin bakışları
Hakan'ın sahayı terk etmesini 35 yaşındaki bir rekortmen ve simge futbolcu gibi kabullenemeyişini her açıdan değerlendirebilirsiniz. Hagi'nin bir hatası olarak da. Ersun Yanal'ın ne kadar haklı olduğu şeklinde de. Hemen Trabzon'daki Gürcistan maçını hatırlayabilirsiniz. Atina'daki olayı da.
Ama başka ve daha önemli bir açı var. O oyunu terk etmemek için uğraşırken. Ali Sami Yen Stadı'nı henüz 3 ay önce gören Hasan Kabze'nin ona nasıl baktığını çok iyi görebileceğiniz o harika kamera açısından da. Bu garip isyanın o çocukları nasıl etkilediğini de görmek lazım. Bu kadar zor mu acını içine atıp, genç arkadaşlarına alnından öpüp moral vermek? Kalli'nin gençleştirme devriminin muhteşem bir eseri olan Hakan nasıl olur da kendi varlığını analiz etmekte zorlanır? Bu kadar görüp geçirmişlikten nasıl böyle bir sonuç çıkar? Anlaşılır iş değil.
Le Guen olur mu?
Dahi yeni bir şey yapandır. Yeni, düşünülmeyen bir bakış açısı getiren. Daum bu tanıma uymaz. Ama Le Guen, işte o adam dahidir. Fenerbahçe'nin onu düşünmesi bu yönüyle çok akıllıca. Ama handikapları da var. Paul Le Guen bu dünyada rastlayabileceğiniz en yumuşak insanlardan biridir. Futbol aleminde görülmemiş bir kişilik. Belki Parreira'dan bile sessiz. Sakin bir adam. Bu kişilik Fenerbahçe'ye ne kadar uyar? O iyi bir teknik adam olmasının yanı sıra muhteşem bir yetenek avcısıdır da. Ama bunu bir ekiple yapar. Özellikle PSG'den takım arkadaşı Ricardo'nun ona bu konuda yardımları büyük. Ama aslında işi yapan Lyon'un scout sistemi. 110 milyon Euro bütçeli bu takım, Avrupa'nın en iyi Güney Amerika tarama yapılarından birine sahip. Le Guen büyük bir hocadır, ama bir yapının parçası olduğu da unutulmamalı. Ondan önceki teknik adam Santini'nin bu ekipten ayrılmasının ardından sudan çıkmış balığa dönüşünü de.
Gençler yeniden doğuyor
Süper Lig seneye nihayet bir Anadolu şampiyonu çıkarabilir. Ziya Doğan'ın dirilttiği Gençlerbirliği bana bu umudu veriyor. Ligin en muhteşem ayağa kalkış öyküsü bu. Transfer çalışmalarını istediği gibi yapabilirse Gençler uzun süredir hak ettiği yere gelebilir. Doğan'ın temellerinde payı olan Trabzon'un güzel oyunu ve ekonomik sağlamlığı da gelecek seneye damga vuracaktır. Bu lig seneye çok başka bir lig olabilir. Yeter ki adil olsun.
mdemirkol@milliyet.com.tr
|
|
|

|