|
 |
|
|
Yanlış adamı linç etmişiz!
Sabaha karşı Televole'ye bağlanan Ahmet Çakar'ın ifşaatı, insanın yüreğini zonklatacak cinstendi:
Milli Takım Teknik Direktörü Ersun Yanal iki ay önce bir gazeteciye "Teşvik primi benim evimde paylaştırıldı. Ben almadım ama belgesi bende" demiş...
Sayın Çakar, gazeteciden edindiği bu bilgiyi, kupa finalinde Kanal D Spor Müdürü İlker Yasin tarafından stüdyodan çıkarılmasının ardından kamuoyu ile paylaşmaya karar vermişti.
Ahmet Çakar'ın derbide "sansürlenmesinin" nedeni, "milli yorumcu" Ersun Yanal'a "Hakan Şükür'ü Milli Takım'a alacak mısın?" diye sormak istemesiydi.
Sayın Yasin sordurmak istememişti... Yani Kanal D ile Çakar'ın yolları ayrılacaksa; meselenin içinde Yanal da vardı.
Artık "intikam" saatiydi.
***
İyi ki, böyle bir olay yaşandı da Cafer'in kanı yerde kalmadı.
Lakin "muhabbet" yolunda gitseydi, acaba biz öğrenebilecek miydik teşvikin aslını astarını ? Yoksa Cafer'i "meczup" kabul edip yolumuza mı bakacaktık?
"Gazeteci gerçeği değiştiremez, saklayamaz, gölgeleyemez ve geciktiremez" diyen yasamızın gölgesinde, hepimize gazetecilik dersleri veren ekran yıldızlarını ağzımız açık seyretmeye devam mı edecektik?
Gerçeklerin belgesini, kimler, neden saklamıştı ?
İnfaz edilen Cafer, ortaya çıkıp "iade-i itibar" ve "tazminat" davaları açacak mıydı şimdi?
Sayın Çakar diyecek ki, "Ben bunu iki ay önce Meclis Araştırma Komisyonu'na açıkladım." Gerçekten de açıklamış...
Peki o zaman sayın komisyon üyeleri'nin yüreği Cafer'in yok edilmesine nasıl dayandı? Niye kendi partisinin bir üyesi bile sayın Bakan Mehmet Ali Şahin'i uyarmadı da, "linç"e hükümet kanadı da katıldı?
Demokrasi, bir tek kişi de olsa; haklıysa, onun hakkını korumak mı?.. Yoksa "çoğunluk" sadece seçim sonuçlarını değil, yasaları da mı etkileyebilirdi?
***
Bu sorular öylesine uzar gider ki; Ersun Yanal'ın "teşvik primini" evinde paylaştırması, "Yahu şu kulüp personeline de çıkma yapın bari" diye racon kesmesi, ardından Milli Takım tek seçicisi gibi "fazilet örneği olması gereken" bir göreve getirilmesi ve en sonunda "katakulli" ortaya çıkınca milli forma arkasına saklanması, devede kulak kalır.
Ahmet Çakar, yüreğimizi zonklatarak reytingi kaptı.
Böyle hocaya böyle tribün
Ali Sami Yen'de Hagi'nin ensesinde oturuyoruz sevgili Bilgin (Gökberk) ile yan yana... Hakem düdüğü çalıyor, aradan 20 - 30 saniye geçiyor... Hagi, kendine ayrılan çizginin son sınırında ve acayip hareketlerle Necati'ye bağırıyor.
Bir daha da susmuyor, Galatasaray 2-1 mağlup duruma düşünceye kadar.
Bilgin, Ali Sami Yen'deki küfür temposunda sesini duyurabilmek için kulağıma eğiliyor ve "Capello'nun, Lippi'nin yapamadığı neleri yapıyor acaba böyle bas bas bağırarak" diye soruyor ?
Aslında yanıtını biliyor ya... Hiçbir şey...
Hagi'nin yapabildiği tek şey, takımını germek ve başta Necati olmak üzere "dişi geçen" futbolcuları ezmek.
O dakikalarda, Gençlerbirliği'ni rahatlıkla yeneceğini sanıyor ve karizmasına karizma eklemek için "sert abi"yi oynuyor saha kenarında. Kendine oynuyor. Artistik yapıyor amiyane tabiriyle. Maçı yaşadığını ima ediyor. Peki maçı yaşıyorsa, neden ikinci golü de yiyince süt dökmüş kedi gibi kulübeye saklanıyor? Hani hırs, kazanma isteği, agresif tavırlar?.. Pıss...
***
Hagi yandan, küfürbaz tribünler üstten, prese düşmüş hurda otomobil gibi ezip, takım olmaktan çıkarıp, anlamsız bir kütleye çeviriyorlar sahadaki insanları. Hadi yenilmek, futbolun bir cilvesi. Peki bu küfürleri kim temizleyecek Galatasaray tribünlerinden? Yetti artık. Bu kızgınlık falan değil; başlı başına taktik olmaya başladı. Kirli, pis bir taktik. Ergun Gürsoy gibi bir Galatasaray sevdalısının bile seyircisiyle arasını bozan bir seviyesizlik.
Hocası hapşıran stadın tribünleri Mecidiyeköy'ü kanalizasyona çeviriyor kısacası. Böylesi ancak yüz yılda bir olur yani.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|