Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 22 Mayıs 2005 / Pazar  
   Milliyet Online    Kariyerim    Business    Arabam    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"Evlatlık edinilmemi kabul ediyorum"

Satır Arası / Deniz Sipahi

Gündeme başka konular girince yazamamıştım. Eski bakanlardan Fikri Sağlar, eşi Serap Sağlar'ın ilk evliliğinden olan 23 yaşındaki kızı Gerçek Büyükağaoğlu'nu nüfusuna geçirmek için Ankara'da açtığı davayı kaybetmişti.
Ankara 3. Aile Mahkemesi'nde görülen "evlatlık ilişkisi tesisine dair duruşmada Gerçek Büyükağaoğlu, "Evlatlık edinmemi serbest irademle kabul ediyorum" demesine...
Sağlar'ın avukatı "Davalının müvekkilinin eşinin çocuğu olduğunu, bu evlilikten ortak çocuklarının da bulunduğunu, bu nedenle evlatlık bağı tesisini talep ederim" demesine rağmen mahkeme davanın reddine karar vermişti.
Hakim Uğur Durak, davanın, Büyükaoğlu'nun 18 yaşından büyük olması, Sağlar çiftinin bir çocuklarının bulunması nedeniyle evlat edinme kriterlerine uymadığı için reddedildiğini açıklamıştı.
Fikri Sağlar, kararı alınca şunları söylemişti.
"Biz Gerçek'le 21 yıldır birlikteyiz. Biz zaten bir aileyiz. Ancak bunun formalitelerini de yerine getirmek istedik..."

* * *


Ben de bugün işte bu formaliteler üzerinde durmak istiyorum.
Hayatımızın akışını değiştiren, hayallerimizi çöpe atan formaliteler, yasalar ve toplumun baskısından...
Hukuka saygım var ama bu gerekçeli kararı gerçek bir neden olarak görmediğimi söylemeliyim.
Bir evde 21 yıl yaşayan; o evdekileri gerçek anne, gerçek baba, gerçek kardeş gibi kabul eden bir insanın tercihleri önemli değil mi?
Eğer bunu gerçekten istiyor, "Evlatlık edinilmemi serbest irademle kabul ediyorum" diyebiliyor ve samimiyetini ortaya koyabiliyorsa hukuka ne düşer?
Formaliteler...
Kaldı ki...
Medeni Kanun'un 313'üncü maddesi şöyle diyor.
"Evlat edinenin altsoyu bulunmaması koşuluyla, ergin veya kısıtlı aşağıdaki hallerde evlat edinilebilir:
1. Bedensel veya zihinsel özrü sebebiyle sürekli olarak yardıma muhtaç ve evlat edinen tarafından en az beş yıldan beri bakılıp gözetilmekte ise,
2. Evlat edinen tarafından, küçükken en az beş yıl süreyle bakılıp gözetilmiş ve eğitilmiş ise,
3. Diğer haklı sebepler mevcut ve evlat edinilen, en az beş yıldan beri evlat edinen ile aile halinde birlikte yaşamakta ise...
Evli bir kimse ancak eşinin rızasıyla evlat edinilebilir.
Bunlar dışında küçüklerin evlat edinilmesine ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır..."

* * *


Hukukçu değilim ama ben yanlış yorumlamıyorsam; davanın seyrinin farklı yönde gelişmesi gerekirdi.
Bir diğer nokta ise Gerçek ve Gerçek'ler hukuk ne diyorsa desin; bir şeyi gönülden istiyor ve hayatını böyle dizayn ediyorsa bir başkasına söyleyecek söz kalır mı?



BİR BAŞKA GÖZLE

Hindi nasıl "turkey" oldu?
Yıllardır kafamı kurcalayan bu sorunun yanıtını Amerika'da yaşayan bir arkadaşımın gönderdiği e - posta sayesinde öğrendim.
Aynı soruyu kafasına takan Giancarlo Casale adlı bir gazeteci konuyu araştırmaya başlar. Karısı Brezilyalı olan bir arkadaşından hindinin Portekizce karşılığının "Peru" olduğunu öğrenir. Konunun kökenine inmek isteyen Casale bir Türk bulur ve hindinin Türkçe'sini ve hangi anlama geldiğini sorar. Hindinin "Hindistan'dan, Hindistan'a ait" anlamına geldiğini öğrenince şaşırır. Konuyu derinleştirmeye karar veren İtalyan kökenli yazar, "mısır"ın İtalyanca karşılığı "grano Turco" yani "Türk tahılı" iken, Türkçe'de "Mısır" ülkesinin de aynı biçimde yazıldığını öğrenir.

* * *


Yeniden hindiyi araştırmaya dönen gazeteci, kelimenin Fransızca, Almanca ve Rusça'da da Türkçe'de olduğu gibi "Hindistan'dan" anlamına geldiği bilgisini alır. Hindistan'a yönelik ipuçları artınca, bir lise arkadaşının karısına Hindistan'da hindiye ne ad verildiğini sorar.
"Bilmiyorum, çünkü Hindistan'da hindi yok" yanıtını alan Casale, profesyonel yardım olmaksızın bu sorunu çözemeyeceğini anlar ve Harvard Üniversitesinde Türk dilleri konusunda tanınmış bir filolog olarak görev yapan Prof. Şinasi Tekin'e başvurur.
Prof. Tekin bu karmaşık sorunu şöyle aydınlatır: "Türkiye'de yaşayan 'çulluk' adlı hindiye benzeyen, ancak daha küçük ve eti çok lezzetli olan bir kuş türü vardır. Amerika'nın keşfinden önce İngiliz tüccarlar çulluğu keşfedip ithal etmişler; kısa sürede popüler olan bu kuşa 'Turkey bird (Türkiye kuşu)' veya kısaca "turkey" adını vermişler. Daha sonraları Amerika'ya gelen İngilizler burada gördükleri hindiyi çullukla karıştırmış ve yanlışlıkla 'turkey' olarak adlandırmışlar. İngilizler dışındakiler ise aynı hataya düşmemiş, hindiye 'Hint', 'Peru' veya 'Etiyopya' kuşu gibi adlar vermişler. Sonradan Amerikalılar bu kümes hayvanını tüm dünyaya ihraç etmişler, Türkiye'de bile insanlar çulluğu unutup, hindi eti yemeye başladılar. Bu durum utanç vericidir; çünkü çulluk hindiden çok, ama çok daha lezzetlidir."

* * *


Sonuç olarak, hindinin "turkey" olmasında bizim herhangi bir suçumuz söz konusu değil. Özellikle yılbaşlarında ve Şükran Günleri'nde adi şakalara maruz kalan yurt dışındaki vatandaşlarımıza, hindiye "turkey" denmesinin nedeninin çullukla hindiyi ayırt edemeyen İngilizler olduğunu anlatmalarını öneririm.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok'un kaleminden)

dsipahi@milliyet.com.tr




EGE
Emeklilik hakkında her şey
"Evlatlık edinilmemi kabul ediyorum"
Ege Üniversitesi 50. yılında...





Ege Ana Sayfa
Ekonomi
Spor
Rehber


Necati Çetiner
Deniz Sipahi
İsmail Sivri

© 2005 Milliyet