Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 23 Mayıs 2005 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Kariyerim    Business    Arabam    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Eski Müsteşar Prof. Kuruç, ekonomi, sosyal demokrasi ve AKP'yi analiz etti:
AKP'nin derdi halka bir şey vermek değil

Bilsay Kuruç, "AKP'nin halka yüzde 5, ranta ise yüzde 25 giden kaynakları tersine çevirme gibi bir derdi yok. AKP, bir seçim daha kazanmak istiyor. Bunu da IMF, ABD ve AB'de görüyor" diyor

SOHBET ODASI
DERYA SAZAK



DERYA SAZAK: İngiliz İşçi Partisi'nin Tony Blair liderliğinde, üçüncü seçimi de kazanması, Türkiye'de 'Sol niye iktidara gelemiyor?' sorusunu güncelleştirdi. Avrupa solu ile fark nerede?
BİLSAY KURUÇ: Türkiye'nin sosyal güvenliğe ayırdığı pay, eğitim ve sağlık harcamaları dahil, 1980'lerden 2005'e geldiğimizde ulusal gelirinin yüzde 7-8'i oranında. Buna karşılık faize giden pay, yüzde 25'lerde. Bu ne demek? Toplam ulusal geliri 300 milyar dolarsa, bunun yüzde 25'ini, 75 milyar dolarını faiz ödemeleri için aktarıyor. Örneğin, İsveç'in sosyal güvenliğe ayırdığı pay, yüzde 30 - 35'lerde. AB'de bu oran yüzde 20 - 25. Avrupa'da faize giden kaynaklar yüzde 5'leri geçmiyor. Türkiye insanına harcayacağı kaynağıı iç ve dış borç faizi olarak dışarıya aktarıyor.

1960'larda Türkiye'de sol hareketler güçlendi, 1973-1977'de CHP oy patlaması yaparak iktidara geldi. O zaman başarılamayan neydi? Sermayenin ve devletin güvensizliği mi rol oynadı başarısızlıkta?
Avrupa'da solun başardığı, sadece bir gelir dağılımını düzeltmek meselesi değildi, asıl, bu hakları geliştirme ve daha ileriye götürme siyaseti haline getirmekte başarı kazandılar.
Dünya yine değişiyor ve bu sefer, bu şansı yakalayabiliriz. İkinci Dünya Savaşı ertesinde Batı hızlı büyümesiyle 'sosyal refah modelini' yerleştirdi. Türkiye, sosyal devlet modelini geliştiremediler. Bu hızlı büyüme dönemi 1980'lere gelmeden bitti. Sovyetler'in çöküşünden sonra dünya şimdi 'rantlara el koyma' döneminden geçiyor. Hammaddeler, enerji kaynaklarına el koyma sürecindeyiz.

ABD hegemonyası...
Güçlü devletlerin diyelim, sadece ABD meselesi değil.

11 Eylül sonrası, Afganistan operasyonu ve Irak işgalini bu bağlamda görebilir miyiz?
1990 Birinci Körfez Savaşı'ndan başlatmak lazım. Doğal kaynakların yeniden paylaşılacağını, el konulan kaynakların da başta petrol olmak üzere fiyatlarının yükseleceğini görmek gerekiyor. Bugün artık petrolün varilinin 100 dolara çıkabileceği konuşuluyor.

Saddam'ın Kuveyt'i işgalinin gerekçesi, ABD'nin baskısıyla Suudi Arabistan ve Emirlikler'in petrol fiyatını 11 dolara kadar indirmesi değil miydi? Bugün petrolün varili 50 dolar.
Petrol fiyatları yükseldikçe sahiplerine rant sağlıyor. 11 Eylül'ü ilk işittiğim zaman, Usame bin Ladin'in ABD ile bir pazarlığı mı var diye geldi aklıma...

ABD ajanı mı?..
Bilemeyiz tabii, bunlar karışık işler. Ancak işin içinde önemli rantlar olduğu Irak işgalinde ortaya çıktı. Petrol fiyatlarının yükselmesi için rasyonel, ekonomik bir neden yok. Rusya kazanıyor. ABD'nin de stratejik hedefi olduğu gözüküyor. Nasıl, Sovyetler çevrildiyse Soğuk Savaş döneminde, yarının ekonomik mücadelesinin bugünden hazırlanması var.

Asya'daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde isyanlar peş peşe geliyor.
1990'larda 'Soğuk Savaş'tan sonra yeni bir paylaşma dönemine girildi.

Bu çağın kazananı da ABD gözüküyor.
ABD, gücünün sınırlarında mı, yoksa daha fazla kullanabilecek mi, belli değil.

Türkiye stratejik olarak nerede? Irak savaşında 1 Mart tezkeresi reddedilince ABD ile makas açıldı. Rota daha çok Avrupa'ya yöneldi.
Türkiye, coğrafyanın yeniden tanzim edilişinde herhangi bir yere sahip değil. Türkiye, 1980'lerden bu yana dünyaya rant aktaran bir ülke. Ulusal gelirinin yüzde 25'i faize gidiyor. Kendi içinde rant dağıtıyordu ama özel sektör alıyordu, kırsal kesime, çiftçiye gidiyordu. Özal dönemiyle birlikte iç borç mekanizmasını çalıştırmaya başladı. Yabancılar gelip devlet tahviline, hisseye falan girip yüzde 25'i alıp gidiyorlar. Dünya ekonomisiyle bütünleşmenin, eğer güç sahibi değilseniz kaçınılmaz faturası bu. Ya rant alıyorsunuz, ya aktarıyorsunuz. Küreselleşme dediğimiz şey bu aslında. Bu tersine çevrilmedikçe devam edecek. Burada sola yer yok!

Ekonomi, borçla dönüyor. İşsizlik ve sosyal sıkıntılar devam ettikçe sol seçenek gündeme gelmez mi? Solun iktidarı için 'refah devleti' mi beklenecek?
Bir mücadele gerekiyor. Avrupa'da olduğu gibi, solun önce talep ederek başlaması gerekiyor. Gerçi dünyada 'sermaye sınıfından talepte bulunma'nın modası geçti ama Türkiye 'refah devleti' öncesinde gibi. Son yıllarda işçi verimliliği 2.5'ten yüzde 5.5'e çıktı. Bu akla neyi getirir? Daha fazla ücret ödersiniz. IMF Başkan Yardımcısı Kruger başta olmak üzere ne diyorlar: 'Türkiye'de asgari ücret fazla, sistem kaldırılsın' diyorlar. Düşünün, asgari ücret bile vermek istemiyorlar.

7.5 milyon yoksul insan var.
IMF'nin değil, sizin probleminiz. Türkiye'de Avrupa'daki gibi çalışan sınıfların sahibi varsa, bu sosyal transferi becerir. Faize, yabancıya giden yüzde 25'i toplumun refahına, eğitime, sağlığa aktarır. Önce tam istihdam istiyorum der. Halbuki, Türkiye'de işsizlik artıyor. Resmi olarak yüzde 11.5'e çıkmış.

İstihdamı olmayan bir büyüme...
İşsizliğin önlenmesini talep edecek bir siyasete ihtiyaç var. İşte sol bu. 1930'lara kadar bu hak devlet tarafından gözetiliyordu. Yoksa çalışan sınıfların talebi üzerine verilmiş bir şey değildi. 1961 Anayasası'ndan sonra 'ortanın solu' hareketinin de gelişmesiyle bir iyileşme oldu ama yetmedi.

AKP, Japon Liberal Parti gibi

Dıştan gelecek kaynağa güveniyor AKP. Ancak, dış kaynak arttıkça, riski de artar. 1994 az yıkıcıydı, çünkü yabancı sermaye azdı, gidince hasarı az oldu


Avrupa sosyal modeli 1980'lerden sonra krize girmedi mi? Almanya'da ekonomik durgunluk yaşanıyor, sosyal güvenlik sistemleri yük haline geldi. Sendikalı işçi sayısı azalıyor. Teknoloji, emeğin önüne geçti.
Tamam ama, Avrupa'nın krizi, sosyal devlet haline geldikten sonraki durum.
Sol partiler, 'Bu düzeni değiştirme' iddiasıyla ortaya çıkamadıkları için halk diyor ki kim iktidar olursa olsun zaten bana yüzde 5 veriyor. Hadi bu sefer de AKP'yi seçelim. Bir daha seçimde tahminim, yine başka sağ partili koalisyon olacak. Deneyecek çünkü.

AKP koruyamayacak mı iktidarını?
Daha erken, ama koruyamayacak gibi... AKP'nin iktidarını sürdürebilmesi için halka verdiği bir şey yok.

AKP'nin umudu, AB müzakereleriyle yabancı sermayenin geleceği, yatırımların artacağı ve işsizliğin çözüleceği yönünde... AKP bunu yapabilecek mi? Yüzde 5 halka, yüzde 25 ranta giden kaynakları tersine çevirebilecek mi?
Hayır, öyle bir derdi yok AKP'nin. Biraz Japonya'daki Liberal Demokrat Parti gibi, kendi içinde koalisyon olan iktidar partisi, savaştan sonra ülke yönetimine çivi çaktı. Japonya'yı güçlendirdi ama halka bir şey dağıtmadı. AKP de benzer şeyler yapmaya çalışıyor, siyasal meşruiyete ihtiyacı var, bir seçim daha kazanmak istiyor. Bunu da IMF, ABD ve AB'de görüyor. Onların taleplerine göre uzlaştıkça, 'Dış kaynağım garanti olur o da bana Türkiye'de uzun süreli iktidarı getirir', diye düşünüyor. AKP'nin IMF ile devam etmekten başka şansı yok. Zaten başka hazırlığı da yok. AKP, Türkiye'de kendi başına 'istikrar programı' uygulayacak teknik kadro ve kapasiteye sahip değil.

Derviş'in programını sürdürüyorlar.
Aynen onu devam ettiriyorlar. O da IMF'nin uygun gördüğü esaslar içindeydi. Ancak IMF programı çalışan kitleler aleyhine devam ediyor. IMF, sosyal güvenliği, asgari ücreti ortadan kaldıran, borçlanan bir sistem öneriyor. AKP dıştan gelecek kaynağa güveniyor. Ancak dış kaynak arttıkça senaryonun riski de artıyor. Türkiye'nin geçmiş krizleri, özellikle 1994'ü az hasarla atlatmasının nedeni, yabancı sermayenin az oluşuydu. Gidince, yıkıcı etkisi de az oldu. 2001 krizinde şiddeti fazla oldu, depremi hissettik. Yeni bir şok gelirse, dışarının istekleriyle ters düşme halinde onun sonucu berbat olur.

Ekonomideki göreli iyileşme başka hangi riskleri barındırıyor?
En büyük açmaz, işsizlik. Öte yandan nitelikli insan gücü açığı nedeniyle dünyanın talep ettiği yüksek kaliteli, ileri teknolojili ürünleri üretemiyor henüz. Ekonominin bir başka handikapı da bu. Otomotiv dışında, dünyaya gelecekte ne olacak diye bakan, teknoloji üreten sektörler henüz çıkmadı. Ucuza kitlesel mal üretiyorsunuz. Orada da Çin'in rekabeti var. Türkiye'nin nitelikli üretime geçmesi ve AB pazarına girmesi gerekiyor.

Avrupa'da sınıflar arası uzlaşma oldu

Avrupa'da, 'Modus vivendi' diye adlandırılan, 'çatışma yerine uzlaşma' kültürü benimsenmiş. 2000'li yıllarda da Avrupa'da pek çok ülke 'sol' partilerce yönetiliyor. Bunu nasıl sağlamışlar?
İlk hedef, hızlı ekonomik büyüme ve yüksek istihdam olmuş. Modeli işletebilmek için bir 'modus vivendi' gerekmiştir. Sosyal demokrasinin Avrupa'da iktidara gelişi bir ortak buluşma ve sınıflararası konsensüsle gerçekleşti. Savaştan önce sosyal demokrat partilerin kökeni Marksistti.
Sermaye sınıfının iktidarında, çalışan sınıfların geleceğinin olmayacağı düşüncesi hâkimdi. Üretim araçlarını ulusallaştırmaktı hedefleri. 1930 bunalımını yaşadıktan sonra İsviçre başta, Avrupa sosyal demokrat partileri sınıflar meselesinde bir 'modus vivendi' oluşturup iktidara geldiler.
Bu bir ittifak değil, toplumun geleceği üzerinde uzlaşmak. Rant yaratan değil, toplumsal mülkiyet yaratan bir model. Zengin, yoksul herkesi kapsıyor. Avrupa 1980'lerde 'refah devleti' dediğimiz noktaya gelmişti. Türkiye henüz o noktaya gelmedi. Sosyal demokrasi, Avrupa'da refahı sağladığı için var oldu.

Entelektüel ülkesi için düşünmeli

Almanya'dan bile sesler yükseliyor. 'Çekirge istilası gibi' küresel sermaye ile baş edemiyoruz diye isyan ediyor ulusal şirketler.
Son 10 yıldır, bankacılık sektöründe ve finansal piyasalarda küresel sermayenin dolaşımını zapturapt altına alma eğilimi var. Büyüyen ranttan Türkiye'nin da pay alabilmesi için finans alanında kendisine çekidüzen vermesi gerekiyor. Eğitim, sanayi ve finans; bu üç alanda niteliği artırmamız şart. Dünyanın gidişine göre solun burada da bir politika üretmesi gerekiyor. Refah modelinde Keynes'in de görünmeyen bir fotoğrafı vardır. 'Kapitalizmin yolu, yol değildir' diye baktı. Türkiye'de de liberal iktisatçıların, 'Bu kapitalizmin yolu, yol mu?' diye düşünmeleri gerekir.
Keynes, İngiliz'di ve ABD ile ülkesinin ulusal çıkarlarının müzakeresini yaptı. Türkiye'de de liberal entelektüellerin bunu yapması gerekiyor, AB müzakereleri de buna dahildir. Borçla kalkınma olmaz. Burada işte 'modus vivendi' gerekiyor.
Yabancıya giden yüzde 25 rantı, çalışan sınıflara transfer edecek 'ortak bir Türkiye projesi' geliştirebiliriz. Bu, dünyaya açık olmaya engel değil. Küreselleşme nedeniyle madem dünyanın kaynakları yeniden düzenleniyor, rant paylaşımına göre coğrafyalar oluşuyor, yeni siyasetin bu tür bakış açılarına ihtiyacı var.

Kimdir?

Prof. Bilsay Kuruç, 1935'te İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. 1963'ten itibaren Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde görev yaptı. Yurtdışında Pittsburgh, Sussex ve Oslo üniversitelerinde çalıştı. 1978-1979 yıllarında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevinde bulundu. Mayıs 1992'de Merkez Bankası Banka Meclisi Üyeliği'ne seçildi.




SİYASET
AKP'nin derdi halka bir şey vermek değil
Atatürk'ün reformlarını 'isim vermeden' anlattı
Baykal'ı izleyen muhabirlere saldırı
Atatürk yerine, SP bayrağı astılar
İHL kurultayında AKP'li milletvekiline protesto
'Çığlıklarımız birleşecek'
'Kürt gerçekliği kabul edilmeli'
Asteğmen mayın kurbanı
Kundakçı, Ecevit'in grubunda






Taha AKYOL
Kaldırımlar, ağaçlar, belediyeler
DİKKAT ettiniz mi? Şehirlerimizde yolların ke...


 AB Ulusal Programı (Giriş ve Siyasi Kriterleri)


 AB - Katılım Ortaklığı Belgesi
 Kopenhag Kriterleri

© 2005 Milliyet