|
Penaltılar, bulutlar, gök gürültüleri...
Milan-Liverpool maçı, Türkiye'nin bir gün içinde çağdaş ve AB üyesi oluvermesine benzer bir sürprizle bitti.
Daha maç başlar başlamaz, "dakka 1-gol 1" gibi, Vatikan meleklerinin tümünün birden alkışlayacağı bir mucize yarattı Milan...
Ve maçın ilk yarısı Milan'ın, Liverpool'e karşı 3-0'lık zaferiyle bitti... Futbol uzmanları da dahil, kimse şampiyonluk kupasını İngilizlerin kazanacağını tahmin etmiyordu...
***
İkinci yarıda Liverpool, Kopenhag kriterlerine uymaya çalışan bir ülke gibi, birden değişiverdi ve sustasına basılır basılmaz açılıveren bir çakı örneği, goller girmeye başladı Milan kalesine.
***
İkinci yarının sonunda, 3-3 beraberlik terazisini bozarak, şampiyonu saptamak için oynanan uzatmalar...
Uzatmalar sonunda da, beraberlik terazisinin kefeleri aynı eşitlikte kalınca; her iki takım şutçularının "bir sen, bir ben" yöntemiyle çektiği penaltılar...
Milan futbolcuları, iki penaltıyı da, art arda ıskalayınca...
Şampiyonluk kupası, Liverpool'un ellerinde yükseldi. Vatikan meleklerinin alkışları söndü, kanatları kapandı...
***
İstanbul, Şampiyonlar Ligi finaline çağdaş kalitede bir ev sahipliği yapabilmek için, çırpınıp yırtınmıştı. Maçtan önce 80 bin kişilik stadyumda, Atina'daki olimpiyatları anımsatan, göz alıcı tablolar ve gösteriler sergilenmişti. Misafirlere ayrılan bazı ana yollar, trafiğe kapatılmış; final maçı hatırına uçak yolcuları, havaalanlarında 4-5 saat beklemek zorunda bırakılmıştı...
Alt tarafı yolcular, bizim yolcularımızdı. Misafirleri doğru dürüst ağırlayabilmemiz için, pekâlâ bekleyebilirlerdi havaalanlarında 4-5 saat...
***
İstanbul'un, Milan'la Liverpool'u ve yandaşlarını ağırlamak için gösterdiği titiz çaba; bendenize hem sevimli köy ailelerinin, kazara evlerine kentli bir misafir geldiğinde, kendisini ağırlamak için nasıl çırpındıklarını; hem de çocukluğumun, ağırlıklı misafirler için evde yapılan hazırlıklarını hatırlattı.
Kendi halindeki döküntü ve otoriter aile yaşamları; yabancıları ağırlamaya kalktığında, bambaşka bir şirinliğe bürünüyordu. Alt düzey yaşamlar, üst düzey bir yaşam görüntüsüne dönüştürülmek isteniyordu.
***
Rivayet ederler ki, şakayı pek seven 34-35 yaşındaki Sultan Aziz, 40 kişiye yakın takım taklavatıyla, hiç haber vermeden Yusuf Kamil Paşa'nın konağına akşam yemeğine gitmiş.
Ve yine rivayet ederler ki, Yusuf Kamil Paşa'nın karısı Zeynep Kamil Hanım, hiç istifini bozmamış ve konağın kâhyasına şu emri vermiş:
- Gümüş takımlar yerine, altın takımları koyun sofraya; konaktaki görevlilerin yemeğini de ekleyerek yapın sofraya yemek servisini...
***
Fenelon'un ünlü klasiği "Télémaque"ı da Türkçeye çevirmiş olan, Yusuf Kamil Paşa ile karısı Zeynep Kamil Hanım'ın günlük yaşamları da, hiç telaşa düşmeden bir padişahı ağırlayabilecek bir düzeydeymiş.
***
İstanbul'un, geçen haftaki sisli puslu havasından sıyrılıp; güneşi, masmavi göğü, bahçe ve bazı ev duvarlarını kaplayan ortası sarı noktalı, pembe eflatun karışımı, salkım saçak begonvilleriyle; mayısın doğal şöleni içinde mahmur mahmur gerinen Köyceğiz'e atmıştık kapağı...
Akdeniz'in yüksük kadar koylarından Ekincik Koyu'nda, Yusuf'la eşi Belma'nın plajlı bahçe lokantası da, ne kadar düşsel bir masal tadındaydı...
***
Vay sen misin, İstanbul'a sırt çevirip, mayısın kuş sesleri içindeki Köyceğiz sakinliğini yudumlamaya giden...
Gökler kızdı ve gümbürdemeye başladı...
Sanki misafir ağırlamaya ve dışa karşı çağdaş görünmeye özenli her türlü kibarlık bitti de; içeride zebani tırnaklı politikacıların hamasi kükremeleri başladı...
***
Keseyi nasıl doldurdukları pek de bilinmeyen bazı sinsi demagogların, bir yanda "Türk'e Türk propagandası"nı azgınlaştırırken; bir yandan da, başları ağrısa, hemen dış hastanelere uçmaları...
İçeride gök gürültüleri, üniversite özerkliğine fırlatılan tükürükler...
Sonra da kendi yakınlarını, içine tükürüp durdukları üniversiteler yerine, dış üniversitelere göndermeler...
***
Çalkalana malkalana 15-20 yıl daha sürer gider; içerideki ortaçağ ilkelliğiyle, dışarıda kendi sırtını sıvazlatacak el arama gezileri...
Derken Şampiyonlar Ligi finalinin İstanbul'da oynanması gibi, Türkiye de küresel değişimin yüksek dalgalı sörf yarışı içinde; hamasi despotluklarla "kelle götürme" cellatlığının ters yöndeki dörtnalından arınarak, "onlar-biz" ayrımının sentezinde, yepyeni bir çağ bahçesinin çiçekleriyle donanır.
***
Elektronik postadan, sevgili Sadun Tanju'nun şöyle bir hastaneye uğradığında, sakalı ele vermemek için epey uğraştığını öğrendim...
Sakalı ele vermeyelim derken, neler gelmedi ki başımıza...
Sadun'a geçmiş olsun; gümbürdeyen göklerden de rica ettim, eski gençlikdaşlardan Sadun'u rahatlatmasını... Ne kadar gümbürdese, yine de kırmaz yürekten gelen dilekleri...
***
Şu Milan nasıl da kaçırdı o penaltıları; tıpkı Yunanistan'ın yanında, Türkiye'nin de kaçırdıkları gibi...
c.altan@prizma.net.tr
|
|