
|
|
|
 |
|
|
'Arkadaşlar, olay Fransa'da geçiyor!'
'Dışarı'sıyla olan ilişkilerimiz de bazen ölçüyü kaçırıyoruz. 54 yıl önce Eva Peron'a 'iyileşsin' diye mevlit okutan bizler, Fransa'daki referandumdan sonra neredeyse Fransız 'evetçiler'in omzuna dayanıp ağlayacaktık. Neyse ki, akıllı birileri çıktı da "arkadaşlar! Olay Fransa'da geçiyor" dedi
ŞAZİYE KARLIKLI
Papa'nın tam da öldüğünün açıklandığı andı... Tesadüfen Fransa'yla bir telefon konuşması yapıyordum. Telefonda konuşurken (Yanılmıyorsam CNN Türk'tü) ekranda alt yazı geçmesiyle 'ölüm yayınının' başlanması bir anda oldu. Gözüm televizyonda, niyeyse pek heyecanla Fransa'ya 'Papa ölmüş' haberini ilettim. Karşı taraf inanmadı. Fransa'da izlediği TV kanalı 'şarkı, türküye' devam ediyormuş. Türkiye için 'yüzde 99'u' Müslüman derler ya, Fransa'nın yüzde kaçı Katolik bilmiyorum ama, Fransa'nın en azından o kanalını izleyen Katolikler 'Papa'nın ölüm haberini bizden en azından 1 - 2 dakika geç duydular. Fransa'da konuştuğumuz kişi ki kendisi Türk olur, Türk TV'lerin at başı önde gitmesine tanık olunca aynen şöyle dedi: "Yuh be! bari mevlit de okutun"... Güldük, geçtik...
Gülmemeliymişiz ve de geçmemeliymişiz. Geçtiğimiz günlerde yaptığım bir araştırmayla ilgili eski gazete koleksiyonlarını karıştırıyordum ve gözlerime inanamadım. Gazete haberine göre, zamanında Evita Peron için mevlit okutmuşuz. 'Ruhuna Fatiha' okunmamış galiba, çünkü mevlit ölmeden önce 8 Aralık 1951'de 'ölmesin, iyileşsin' dileğiyle düzenlenmiş. Mevlide zamanın Beyoğlu Müftüsü katılmış. Eh, Müftü düzeyinde mevlit okununca, Arjantinliler de 'icabet' etmiş. Cemaatin arasında Arjantin'in İstanbul Başkonsolosu ile 25 kadar da Arjantinli katılmış.
Tabii ki arkasından da tartışmalar başlamış. "Bir gayrimüslim için mevlit okutulur mu okutulmaz mı" diye. Tahmin edersiniz, demeçler alınmış, kimi 'pek uygundur' demiş kimisi 'zinhar ' deyip karşı çıkmış. Sonra da zaten Evita Peron ölmüş, bir iki hatırlayan varsa da, hadise unutulup gitmiş.
Laura'dan Prenses Süreyya'ya
Niyetim, 54 yıllık 'bayat haber' yapmak değil elbette... Sadece, 'algılama sorunumuza' dikkat çekmek istiyorum. Biz 'sınırlarımızın ötesine' bir başka bakıyoruz. Bizi ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin 'duyguyla' yüklü bir algılama biçimimiz var. Güneydoğu'da Küçük Ev dizisi sırasında kız çocuklarına 'Laura' adını vermek isteyen ailelerin haberini hala hatırlıyorum.
Annem, bir zamanlar Prenses Süreyya, çocuk doğuramadığı için Şah kocasından ayrılmak zorunda kalınca, kendisi de dahil olmak üzere 'tüm kadınların yas tuttuğunu' hala yeri gelince anlatır. Değil, hiç çocuk doğurmamak, sadece 'erkek çocuk' doğurmadığı için beş parasız kapının önüne konan, aşağılanan, üstüne kuma getirilen kadınların ülkesi Türkiye ağlanacak onca kadını varken, neden Süreyya'ya ağlar ki?
Haydi Süreyya'lar filan işin magazin yanı! İşin içine siyaset girince durum daha da vahimleşiyor.
Fransa'da referandumda Anayasa'ya 'hayır' çıktı, Türkiye karalar bağladı. AB'de olan en ufaktan en büyüğüne kadar tüm gelişmeler, Türkiye'de büyük yankı buluyor. 3 Ekim'deki müzakerelerle başlayacak olan uzun süreçte her gelişmeye böyle tepki vereceksek 'pek çok kez mevlit okutmamız ya da parti vermemiz' gerekecek, ona göre !
AB uzmanından yorum
Referandum sonrasında, bir Amerikalı arkadaşım dedi ki: "Fransa bile bu sonuçlara sizin kadar üzülmedi. Oysa onların üzülmesi gerekir. Çünkü AB onların projesi ve AB Anayasası'nın kurucu ülke tarafından reddi, Fransa'nın çok başını ağrıtacak. Bunu anlıyorum, ama sizi anlayamıyorum." Galiba, ben 'bizi' anlıyorum.
Evita Peron'a mevlit okutma gibi sınır ötesindeki insanlarla ve olaylarla olan ilişkimizde bir 'ölçüsüzlük' hakim.
Bunun üzerine, durumu bir bilene sorma ihtiyacı hissettim. İKV Genel Sekreteri Şebnem Karauçak, "Temel problemimiz Avrupa'daki her depremin biz de tsunami etkisi yaratmasıdır. Felaket senaryolarını öne çıkartmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Fransa'daki anayasa referandumu sanki Türkiye için yapılmış gibi yansıtıldı. Yani Fransızlar Türkiye'ye hayır demiş gibi yansıtıldı. Oysa bu sonucun, Türkiye'yle bir ilgisi yoktu ve hatta anayasa ile de alakası yoktu. Fransızlar, işsizlik vb. gibi sosyal ve ekonomik sorunlarını bu referanduma yansıttılar. 'Hayır' oyu kullananlar arasında yapılan anketlerde, 'neden' sorusuna verilen cevaplarda Türkiye faktörü en arka sıralarda yer aldı. Durum böyleyken, felaket senaryoları yazmak anlaşılır gibi değil."
Herkese bir mikrofon
Şebnem Karauçak'a 'neden bu senaryolar yazılıyor' diye sorunca, doğrudan 'sözüm meclisten dışarı' diyerek bazılarını tenzih ettikten sonra 'elit' kesimi işaret etti ve şunları söyledi: " AB ile ilgili meselelerin yorumlanmasına baktığında elit kesimde bir 'algılama' bozukluğu olduğunu düşünüyorum.
Ortada bir her şeyi 'anlarım bilirim' durumu var. Bunda medyanın da kusuru var. Herkese bir mikrofon uzatılıyor. Bu mikrofonlardan da yanlış fikirler yayılıyor. Bir iki makale okuyup, üstüne birkaç tane yazıyı çevirip bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Üstelik bu az bilgiyle yorum yapmak da yanlıştır."
Şebnem Karauçak bu gibi durumda olanları şu sözlerle tanımladı; 'Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanlar'
Papa'yla Eva Peron'dan kalktık ve buralara geldik. Hani, 'birileri kalkıp da 'Chirac'a mevlit okutmasın' dedik.
|
|
|

|
|