Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 06 Haziran 2005 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Kariyerim    Business    Arabam    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Kitap denen gizemli nesne

Eskiden bir kitabı okumaya başlamak tören gibiydi. Önce koklanır, mürekkep kokusu alınırdı. Ama artık ona dokunmanın coşkusu yok


İnternet, siteler, web'ler, com'lar... Yakında kitap almak için kimse kitapçıya gitmeyecek, geçecek bilgisayarın başına, tıklayacak. Sayfa çevirmenin keyfi, kâğıt kokusu, mürekkep kokusu bütün bütüne yok olacak.
Kim bilir kaç yıl oldu... Edith Hamilton'ın "Mitologya"sını çevirmiştim. Yaşar Nabi'ye götürdüm. Daktiloyla yazılmış sayfalardan oluşan bir dosya. Yaşar Nabi dosyanın üstüne hemen kadratı, puntoyu yazdı, birini çağırdı, çeviriyi basımevine gönderdi.
"Okuyamayacak mısınız?" diye sordum.
"Yayımlanınca okurum" dedi. "Kitap olarak okumak daha güzel."
Çeviri ücretini alıp kendimi Ankara Caddesi'ne vurunca dünyalar benimdi. Hem cebim para görmüştü hem de çevirisini Yaşar Nabi'nin tek satırını bile okumadan yayımlayacağı, güvendiği bir yazardım.
O arada kendi kendime mırıldandığımı hatırlıyorum:
"Doğru. Kitap okuma keyfi, ne olursa olsun, dosya kâğıtları okumaya değişilir mi?"
Çocukluktan ilkgençlik yıllarına adım attığım dönem. Antep. En sık uğradığım, günümün büyük bir bölümünü geçirdiğim yer Arif Güzel'in üç-dört metrekarelik kitabeviydi.
İlkokul öğrencisiydim ama sevgili Arif amca yaşıtıymışım gibi konuşurdu benimle. Bir yandan kitap ciltlemeyi sürdürür, bir yandan da Naki Tezel'den söz ederdi. Yazarlar üstüne, kitaplar üstüne ciddi ciddi tartışırdık.
Bana kitap önermesine gerek yoktu. O gün postadan ne çıkmışsa bahtımıza... Sardırmazdım kitabı. Yolda kapağına bakardım uzun uzun. Eve gidince doğru mutfağa. O sıralar bizde kitap açacağı, kâğıt keseceği ne gezer? Küçük, keskin bir bıçak, tamam. Salondaki masanın başına oturur, sayfaları özenle açmaya koyulurdum. Şimdiki gibi üç yanı "tıraşlı" olmazdı kitapların. Minicik yürek çırpıntılarıyla, bitmesini istemediğim bir sevinçle, sevecenlikle, usul usul açardım. Sonra mutfağa götürürdüm bıçağı. Yine salona geçer, kitabı alıp pencerenin yanına otururdum.
Hemen okumaya başlamak yok öyle. Önce kitabı koklayacaksın, kâğıt kokusunu, mürekkep kokusunu alacaksın. Elindeki kitabı beyninde, yüreğinde, bütün bedeninde duyacaksın. İçindeki gizemi sezmeye, kestirmeye çalışacaksın.
Okumaya bu törenden sonra geçilebilirdi.
Sinemaya film başlamadan bir süre önce gidip salonu koklamak, kendini bir coşkuya hazırlamak gibi.
Biraz daha büyüyünce "Balabancık"ların, "Köprüaltı Çocukları"nın yerini "On İkinci Gece"ler, "Budala"lar, "Hile ve Sevgi"ler aldı. Durağım sadece Arif amcanın kitabevi değildi artık, Milli Eğitim Bakanlığı kitabevini de "ikinci mesken" bellemiştim. Koca kataloğu evde uzun uzun inceler, alacağım kitapların yanına çarpı işaretini kondururdum.
O kitapların da ayrı bir çekiciliği vardı. Yalın bir çekiciliği. Beyaz kapak dünyanın bütün renklerini içeriyordu sanki. Remzi Kitabevi'nin klasikleri gibi.
Ya Yeditepe Yayınları? Cemal Süreya'nın "Bir kitapta resim şart"ının kaynağıydı sanki. Hepsi resimliydi. Kapaklar öylesine güzeldi ki, açmaya kıyamazdınız.
Varlık Yayınları kapak kartonundan başlayarak, daha bir "halka inmiş" gibiydi.
Ayrı bir kişiliği vardı hepsinin. Remzi Kitabevi'nin Steinbeck'i başka, Yeditepe Yayınları'nın Steinbeck'i başka, Varlık Yayınları'nın Steinbeck'i başkaydı sanki. "Gazap Üzümleri", "Kasımpatılar", "Fareler ve İnsanlar" değişik yazarların ürünleri değildi elbet. Ama üçü de, üç ayrı yayınevinin üç ayrı sunuş biçimiyle, kitap denilen somut nesnenin var oluşundaki farklılıklarla geliyordu önümüze.
Şimdi bakıyorum da, kitap bir nesne olarak önemini yitirmiş. Yayınevleri eskiye oranla biçim açısından çok daha özenli ürünler sunuyorlar. Okur onlardan birini alınca, "Aaa, ne güzel basılmış" diyor, sonra hemen başlıyor okumaya. Kitabı kapağıyla, sırt yazısıyla, kâğıdıyla, kalınlığıyla, inceliğiyle, boyuyla posuyla sevme yok. Ona dokunmanın yarattığı coşku yok. Önemli olan içindeki yazılar.
Ben ne zaman bir kitap okudumsa, onun içeriğini hep elimdeki nesneyle bütünleştirdim. Grimm Kardeşler'in "Gençlik Hikâyeleri"yle başlayıp Reşat Nuri Güntekin'in "Çalıkuşu"suyla, O'Henry'nin "Bolivar İki Kişiyi Çekemez"iyle, Anatole France'ın "Allahlar Susamışlardı"sıyla süren okuma serüvenimde o nesneyi içimin bir yerlerindeki titreşimle korudum.
Bilemiyorum, tutuculuk mu bu? Belki de bugünün gençleri kitapları sadece bilgisayar tıklarıyla hatırlayacaklar ileride. Yeni teknolojik gelişmelere benim gibi burun kıvıracaklar, "Nerede ekranda kitap okuduğumuz o güzel günler" diyecekler.




PAZAR
"Evlenerek dört duvar arasına girdim ama içerisi püfür püfür"
"Günde ortalama 12 saat televizyon seyrediyorum"
"Alaaddin'in sihirli lambası varsa benim de sihirli darbukam var"
Kurtardıkları her hayatın karşılığı bir oyuncak
İki metrelik şişeler modacılarla hayat buldu
Açıkhava konserleri sürüyor
Erkeksiz bir dünyaya doğru
Film gerçek oldu
Savaş fotoğrafıyla Pulitzer aldı ama en çok kedisini çekmeyi seviyor
"Burada nikahlar kutsaldır, turistik değil"
Kalp hastalıkları ile ilgili sorularınızı uzman doktorlar yanıtlıyor
Şaraplara özgürlük!
Boğaz sefası
Tiroit bezi sorunu kadınlarda daha sık
İstanbul'a biraz köri biraz soya sosu
Sûreta yeşil
Yemekleri güzel, faturası makul
"Eskiler" üzerine pazar sohbeti
Kitap denen gizemli nesne





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
İlber Ortaylı
Ülkü Tamer

© 2005 Milliyet