|
 |
|
|
Finanse edebildiğimiz sürece sorun yok
Geçtiğimiz hafta yayımlanan fiyat istatistikleri mayıs ayında üretici fiyatları artış hızında önemli bir gerileme, buna karşılık tüketici fiyatlarında da hatırı sayılır bir artış olduğunu gösteriyor. TÜFE'deki on iki aylık artış mayıs ayında yüzde 8.7 olmuş geçen yılın aynı ayında bu yüzde 7.3'müş. Fiyatları uluslararası piyasalardaki gelişmelerden etkilenen, mevsimler itibariyle yüksek dalgalanma gösteren veya devletçe belirlenen mallar ve dolaylı vergilerdeki artışları dışarıda bırakarak hesaplanan ve yeni çekirdek enflasyon göstergelerinden biri olan özel kapsamlı TÜFE'de de bu yıl ve geçen yıl mayıs aylarında kaydedilen artışlar sırasıyla 9.4 ve 9.6 olmuş.
Rakamlar tüketici fiyatlarındaki artışların giderek yüzde 9 etrafında inatçılaştığını gösteriyor. Buna karşılık geçtiğimiz yıl mayıs ayında yüzde 16.6 olan üretici fiyatları endeksindeki artış bu yıl 5.6'ya gerilemiş. Aslında grafikten TÜFE ve ÜFE'de gözlenen bu farklı eğilimin son sekiz aydır sürdüğünü görmek mümkün. ÜFE kapsamındaki mallar uluslararası ticarete konu olan, ihracat ve ithalatı yapılan, bir diğer ifadeyle uluslararası rekabetten etkilenen mallar. TÜFE'de ise uluslararası ticarete konu olmayan hizmetler de yer alıyor. Vatandaşın tüketim sepeti de aslında TÜFE kapsamındaki mal ve hizmetlerden oluşuyor.
Çalışan kesimlerin tükettikleri mal ve hizmetlerin fiyatı artarken, rekabet baskısı altında kalan ticarete konu mal üreten kesim TÜFE'deki artışa paralel bir ücret artışını taşıyamıyor. Rekabet baskısı makul ölçülerde olduğu zaman üreten kesim yeniden yapılanıyor ve ortaya çıkan verimlilik artışlarıyla bu durumu dengeliyor.
Bu aynı zamanda ekonominin rekabet gücünü artıran bir gelişme oluyor. Ancak rekabet baskısı aşırıya da kaçabiliyor bu durumda üretici ya ücret artıramıyor, ya işçi azaltıyor, ya kayıt dışı istihdama gidiyor, ya da üretimden vazgeçiyor.
IMF yazdıktan sonra TL'nin aşırı değerli olduğuna yapılan itirazlar nedense azaldı. Sermaye hareketlerine bağlı olarak ortaya çıkan bu durum ekonomide yerli malı, istihdamı ve ücretleri baskı altına alırken ithal mal kullanımını da artırıyor.
Nisan ayına ait ödemeler dengesi istatistikleri cari açığın son bir yılda 17.3 milyar dolara yükseldiğini gösteriyor. Geçtiğimiz yıl aynı ayda bu rakam 11.1 milyar dolarmış. Cari açığı büyük ölçüde kısa vadeli yükümlülük artışları, net hata noksan ve yabancıların hisse senedi alımlarından oluşan ve geldiği gibi hızla da çıkabilen sermaye hareketleri ile finanse etmeye devam ediyoruz.
Geçen yıl nisan ayında bu kalemlerde gerçekleşen toplam giriş 12.7 milyar dolarken bu yıl 14.5 milyar dolar olmuş. Cari açıktaki 6.2 milyar dolar artışa karşılık bu kalemlerdeki artışın1.8 milyar dolarda kalması, geri kalan finansmanın uzun vadeli sermaye hareketleri veya doğrudan yatırımlardaki hızlı atışla sağlandığını düşündürmesin. Çünkü aynı dönemde yıllık resmi rezerv artışı 5.8 milyar dolardan 2.1 milyar dolara gerilemiş.
Dünyada bizim gibi ülkelere yönelen likiditenin kolay kolay azalmayacağı anlaşılıyor. Biz de bunun etkilerini dengeleyecek stratejileri uygulayamıyoruz. Bu durumda dış açığı kontrol etme yükü maliye ve gelirler politikasına binecek. Diğer yandan rekabete dayanamayıp tasfiye olan şirket sayısı da artacak. Ancak bunlar iç talebi daraltmaya yetmeyebilir.
Uluslararası sermayenin menkul kıymet piyasalarında yarattığı sermaye kazancından yerli yatırımcılar da yararlanıyor. Gayrimenkul piyasalarında da benzer bir gelişme yaşanıyor. Bu piyasalarda olan kesimlerin servetlerindeki artışlar nedeniyle iç talepte beklenen ölçüde daralma olmayabilir.
Önümüzdeki dönemde mal üretiminde yavaşlama, artan işsizlik ve bozulan gelir dağılımına rağmen dış açık artmaya devam edebilir. Ama dış açığı finanse edebildiğimiz sürece sorun yok değil mi?
foztrak@yahoo.com
|
|
|

|