
|
|
|
 |
|
|
On yıl ne kadar uzundur?
ANDREW FINKEL
afinkel@milliyet.com.tr
Bu gerçekten de kuantum fiziği problemine benziyor. Türkiye Cumhuriyeti kendine, 2015 yılı civarında Avrupa Birliği'nin iç konseylerinden birine yumuşak iniş yapmasını sağlayacak şık bir rota çizmiş durumda. Cesur ve köklü bir reform programını uygulamaya devam ediyor. Ancak, Türk toplumu hızla değişiyorsa, AB kurumlarının kendileri de bir değişim süreci içersinde.
'Nasıl bir Türkiye, ne tür bir Avrupa ile çarpışacak' sorusunun cevabını tahmin etmenin kolay olmayacağı işin başından belliydi. Avrupa Anayasası'nı reddetmek konusunda, bu hafta Hollanda'dan, geçen hafta da Fransa'dan çıkan oylar, bu tahmin işini daha da zorlaştırıyor. Türkiye, AB yol haritasını istikrarı garantileme yöntemi olarak görürken, Türk kamuoyu artık buranın demirlenmek için sandığı kadar da sağlam olmadığını fark etmeye başlıyor.
Bu köşe yazısını, Federal Trust'ın organize ettiği ve Türkiye'nin başvurusunun gelişimi konusunda ilgilenen "iyi ve yüce" insanların katıldığı özel konuşmaya katılmış olarak Londra'dan yazıyorum.
Toplantının bir sonucu iki referandumun, önümüzdeki ekim ayında Türkiye'nin giriş müzakerelerinin başlama ihtimalini değiştiremeyeceğiydi. Benim daha şaşırtıcı bulduğum diğer bir sonuç ise, Türkiye ve AB'nin kendilerine müzakereleri sonuçlandırmak için tanıdıkları geniş zaman dilimine bakılacak olursa -tahminen on yıl kadar- Ankara'nın üstesinden gelemeyeceği teknik engellerin olmadığıydı.
Tek taraflı müzakere
Elbette ki, doğaları gereği bu müzakereler tek taraflı oluyor. Türkiye kelimenin tam anlamı ile 'müzakere ediyor' sayılmaz, çünkü kulübe katılmaya aday olan o. Kulübün kurallarını değiştirmeye çalışmıyor, bu kuralları tamamen kabul etmek zorunda, sadece bunların kabulünün zamanlamasını ve uygulanmasının detaylarını tartışıyor. Pahalı çevre kurallarının uygulanmasını geciktirmeye çalışacak. Türkiye'nin aksine, Avrupa, Türk emeğinin gidişatına bazı şartlar koymaya çalışacak.
Türk veya İngiliz kamuoyunun bakış açısından yapılan referandumların sonucunu yanlış yorumlamak mümkün. Türkiye, 'hayır' oylarının, Avrupa'da politik olarak kabul görmesini kolaylaştırmadığı sonucuna varmakta haksız değil, ama öte yandan Türkiye'nin Avrupa'ya girişinin bu referandumda merkezi önem taşıdığı sonucuna varmak da yanlış olur. Benzer şekilde, siyasi Avrupa fikrine büyük bir direncin olduğu İngiltere'de, Fransız ve Hollandalı seçmenlerin eşit derecede Avrupa karşıtı olduğunu düşünmek de doğru olmaz.
Sembolik tehdit
Oylar daha çok Fransızlar'ın, Fransa'nın merkezi rol oynadığı bir Avrupa görmesine dayanıyor ve genişlemenin sonucunda bu rolün zayıflamasına protesto niteliği taşıyor. Fransızlar bilip anladıkları bir Türkiye'ye o kadar karşı değiller, onun yerine Avrupa projesine sembolik bir tehdit olarak gördükleri şeye karşılar.
Eski İsveç Başbakanı Carl Bildt, Financial Times gazetesine bu hafta şöyle yazdı: "Fransa'daki referandumdan ve diğer yerlerde yapılan tartışmalardan alınacak ders, genişlemenin terk edilmesi gerektiği değil, onun yerine daha açık ve demokratik bir tartışma ortamına sıkıca bağlanması gerektiği." Bildt, Avrupa'nın 'yumuşak güç' kavramından bıkacağına dair bir tehlike görüyor. Irak veya Afganistan'ın istilasının aksine, bu kavram, siyasi olarak dahil etme yoluyla etki yaratma çalışmasına deniyor. Bildt, Avrupa'nın Türkiye'ye kucak açmadığı takdirde, Balkan devletlerinin daha kırılgan ekonomilerini ve daha az olgunlaşmış devletlerini kabul etmede çok daha zorlanacağını tahmin ediyor.
"Eğer Avrupa, Türkiye'ye, Balkan ülkelerine ve Ukrayna'ya kapılarını kapatıyor gibi görülürse, o zaman gelecek yıllarda kapısını başka güçlere açtığını ve kendi kapısında istikrarsızlık yaratma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu da bilmeli," diye devam ediyor.
Katıldığım toplantıda, Avrupa'nın 'evrim geçirmeye mahkum' olduğu fikri ağır basıyordu. Kurumsal değişiklik bisiklete binmeye benziyor. Eğer durursanız düşebilirsiniz.
Bu da Türkiye'yi garip bir durumda bırakıyor. Türkiye, AB'yi bağlanabileceği bir demir olarak görmeye alışık; hem kendi politikasının, hem de yerleşik davranma biçimlerinin nasıl değişeceği konusunda örnek olarak göreceği bir çıta. Türkiye'nin bakış açısından Avrupa, Türk toplumunu değişmeye zorlayan -genellikle kendi için seçeceği yönde, ama bazen kabul etmekte zorlandığı bir yönde değişmeye zorlayan- sert bir usta gibi. Şimdi ise Türkiye, Avrupa'nın kendini değiştirmesini talep ediyor, ya da en azından başkalarını yargılamak için kullandığı hak, demokrasi ve değişikliğe saygı değerlerinden kendinin de sorumlu tutulmasını talep ediyor.
Acelesi olan adam
Kimse, Türkiye'nin Avrupa'ya doğru giden yolunun güllerle bezeli olduğu düşünmesin, ama Türkiye en azından açık bir stratejiye sahip. Avrupa'ya uyma istekliliği konusunda girişken olmalı; bu da liderlik ve beceri gerektiren bir strateji. Aynı strateji Türkiye'nin ekonomik iklimini düzeltmeye yaradı ve Avrupa'nın ancak kıskanabileceği bir büyüme oranını tetiklemesi lazım. Türkiye'nin başmüzakerecisi Ali Babacan genç bir adam, ama masaya acelesi olan bir adam olarak oturmalı. On yıl, insan gençken, beklemek için fazla uzun bir süredir.
|
|
|

|
|