
|
|
|
 |
|
|
Savaş fotoğrafıyla Pulitzer aldı ama en çok kedisini çekmeyi seviyor
Murad Sezer ölen arkadaşları için dua eden piyadelerin fotoğrafıyla Pulitzer ödülüne layık görülen ilk Türk oldu. Başkonsolos David Arnett de Sezer'in onuruna evinde bir yemek verdi
YAPRAK ARAS
yapraka@milliyet.com.tr
Ay'a çıkan ilk Türk değilim sonuçta." Bu sözler, Pulitzer ödüllü ilk Türk olan Murad Sezer'e ait. Associated Press (AP) haber ajansı adına çalışan Sezer, Pulitzer'i, Felluce'de direnişçi ateşinde ölen arkadaşları için dua eden ABD'li deniz piyadelerini çektiği fotoğrafıyla kazandı. Sezer, çoğu gazetecinin rüyası olan, en saygın gazetecilik ödüllerinden birine sahip olsa da bunu tevazuyla karşılıyor.
Bu önemli ödül vesilesiyle ABD Başkonsolosu David Arnett de Sezer'in onuruna evinde bir yemek verdi. Sezer'in başkonsolosa fotoğrafını armağan etmesinin ardından yemeğe geçildi. Başkonsolos, Sezer'i kişisel olarak kutlamak ve teşekkür etmek istediğini belirttikten sonra kadehler "Pulitzer alan ilk Türk" için kaldırıldı.
Oysa Sezer böyle bir yemeği hiç beklemiyormuş. "Bu kadar üst düzey bir ilgiyi Türk tarafından görmedim. Mesela Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tebrik bile etmedi. Daha sonra düşününce çok üzüldüm" diyor. Aslında başında da belirttiğimiz gibi Sezer, Pulitzer sayfasını çoktan kapatmış ve yeni işlerine odaklanmış bile: "Columbia Üniversitesi'ndeki küçük bir salonda ödül töreni yapıldı. Törenden sonra hemen Türkiye'ye döndüm ve akşamında AC Milan-Liverpool maçını görüntüledim. Yani hayat devam ediyor. Maçta bir kare kaçırsam 'Ama sen geçen hafta Pulitzer aldın' demeyecekler."
Sezer bu ödülü hiç beklemediğini de söylüyor. Hatta ajansının yarışmaya yolladığı fotoğraflar arasında kendi fotoğrafının bulunduğundan bile haberi yokmuş. Bu yüzden de New York'tan gelen "Sıkı dur, bu kazandığın ödül çok gurur verici" diyen telefona da ilk başta pek anlam verememiş.
Sezer fotoğrafının bu kadar yankı uyandırmasını ve ödül almasını kendi başarısından çok "tarihi bir tesadüf"e bağlıyor ve ekliyor: "9 Nisan, Bağdat'ın Amerikan birliklerince ele geçirilişinin yıldönümüydü. Yani gazeteci mantığıyla düşününce, gazeteler 'Bir yıl önce, bir yıl sonra' mantığıyla bir fotoğraf bekliyordu. Bir yıl önce Saddam heykeli düşüyor, bir yıl sonra da benim fotoğrafım geliyor. Bu fotoğrafı bir ay önce çekmiş olsaydım belki bu kadar ses getirmeyecekti."
Kendisine ödül kazandıran fotoğraf acıyı ve ölümü anlatsa da Sezer en çok "neşeli" şeyleri görüntülemeyi seviyor. Bunların başında da kedisi geliyor: "Kedim Yufka'nın fotoğraflarını çekiyorum. Bir de çocukları görüntülemeyi seviyorum."
"Fotoğrafı çektikten birkaç gün sonra evime dönmek istedim"
Murad Sezer gazeteciliğe öğrenciyken Tercüman gazetesinin spor servisinde stajyer olarak başlamış. Sırasıyla Tercüman, Meydan ve Milliyet'te çalıştıktan sonra 1997'de Associated Press haber ajansına geçmiş. Sezer, AP'ye girene kadar sürekli spor, yani Türkiye'deki anlamıyla futbol çektiğini ve bu yüzden de olaylara ve hayata "geniş bir açıyla bakamadığını" söylüyor: "Branş değiştirerek bakış açımı da değiştirmiş oldum. Sporda her şey 90 dakikada olup bitiyor. Sevinçler, üzüntüler, her şey yapay. Bir de hayatın gerçeklerini göreyim dedim."
Ne yazık ki hayatın en acı gerçeğini, savaşı görmüş. "Bu fotoğraf çekildikten birkaç gün sonra dönmek istedim" diyor Sezer. Çünkü mart sonunda Felluce girişinde iki Amerikan aracını durdurup içindekileri yakarak köprüye asmalarıyla başlayan olaylarla işler iyice çığrından çıkmış: "Vızır vızır kurşunlar geçiyor. Askerler 'Ciuv' sesini duyunca kurşunun ne uzaklıktan geçtiğini biliyor. Ama ben sivil olarak hesaplayamıyorum, her seste yere eğiliyorum. Böyle bir stresi bir ay yaşadım, gördüm. Bu son olsun, bitsin istedim. Bir daha da gitmem."
"Hemen karar verdim ve sadece üç kare çektim"
Murad Sezer, Pulitzer aldığı fotoğrafın çekilme öyküsünü şöyle anlatıyor: "Fotoğraf, 8 Nisan 2004'te Felluce yakınlarında çekildi. Felluce'yi Amerikan deniz piyadeleri kuşatmıştı. Ben de onlarla beraber hareket eden iliştirilmiş (embedded) bir gazeteciydim. Şehir etrafındaki noktaları gezerken geçici bir ilkyardım noktasına geldik. Oraya ölüler ve yaralılar getiriliyordu ve fotoğraf çekmemem söylendi. Biz bu arada beklerken fotoğraftaki askerin cesedini getirdiler. Ve bir anda herkes etrafına toplanıp dua etmeye başladı. Anlık bir olaydı. Makinem yerde duruyordu.
Sağa gideyim, sola gideyim, zoom yapayım gibi bir lüksüm yoktu. Hemen karar verip üç kare çektim. Kimse de görmedi. Dua eden askerlere ne oldu bilmiyorum. Belki yarısı ölmüştür. Ölen asker Teksaslı, 21 yaşında bir gençmiş."
|
|
|

|
|