|
Kendini aldatmak!
Fransa ve Hollanda'daki hayır referandumlarından sonra İngiltere'nin de Avrupa Anayasası'nı rafa koyacağı anlaşılıyor.
Avrupa Birliği tarihinin en ölümcül darbelerini yiyip, büyük bir belirsizliğe doğru yol alırken, Türkiye de gündemin tepesine ister istemez oturmuş durumda.
Kimileri memnun.
Türkiye'yi AB üyesi olarak görmek istemeyenlerin kafasındaki model sır değil:
İmtiyazlı ortaklık!
Özetle demek istiyorlar ki:
Türkiye AB'ye üye olmasın; bunun yerine kendisiyle özel bir ilişki modeli geliştirelim; içimizde olmasın ama yamacımızda olsun; özellikle askeri açıdan Türkiye'ye ihtiyacımız var çünkü...
Yeni bir fikir değil bu.
1987 yılıydı.
Başbakan Özal henüz AB'ye Türkiye'nin tam üyelik başvurusunu yapmamıştı. 1987 Ocak ayında Dünya Ekonomik Forumu'nun Davos'taki toplantısını izliyordum. O tarihte AB Komisyonu Başkanı olan Fransız devlet adamı Jacques Delors'la konuşma fırsatım oldu.
Delors, Avrupa Birliği'nin tarihinde belirleyici rol oynayan en önemli şahsiyetlerden biriydi. Türkiye'nin tam üyelik başvurusuna hazırlandığını, ne düşündüğünü sordum. Delors'un yanıtını o tarihte Cumhuriyet'e yazmıştım:
"Türkiye'yle en iyisi özel bir ilişki modelidir, üyelik değil."
Aradan 18 yıl geçti.
Delors da değişti.
Türkiye'nin üyeliğini, bu çerçevede 3 Ekim'i destekleyenler arasında geçen yıl Delors da yer aldı, demeçler verdi.
Ancak, bugün gerek Fransa'da gerek Almanya'da Muhafazakârlar, Türkiye'yle imtiyazlı ortaklığı savunuyorlar.
Bunun gibi, Türkiye'de de AB'yi istemeyenler, bu ülkede demokrasiden korkanlar daha şimdiden bu fikre sarılmış durumdalar.
Bizdekiler, anlaşılan, demokratik hukuk devletiyle insan haklarının fazlası Türkiye'nin sağlığını bozar diye düşünüyorlar. Tıpkı 1960'larda, 1970'lerde Sovyetler'e ve onun müttefiklerine komşu olan Türkiye'nin bu coğrafi nedenlerden ötürü ikinci sınıf demokrasi ile yetinmesini isteyen, 12 Mart'ın, 12 Eylül'ün askeri darbe liderleri gibi...
Diyorlar ki:
Eğer imtiyazlı ortaklığa gidersek Kürt meselesinden, Kıbrıs'tan, Ege'den, Ermeni meselesinden kurtulacağız.
Öyleymiş, kurtulacakmışız!
Allah akıl versin. Hayır, hiç birinden kurtulmayacak Türkiye.
AB ile imtiyazlı ortaklık olacaksa, karşımızda yine Güney Kıbrıs yer alacak veto kartıyla...
Avrupa Konseyi üyesi olduğumuza göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yargı yetkisini kabul ettiğimize göre Apo davası da, Güneydoğu'dan tazminat davaları da, Kıbrıs'tan Louzidou davaları da başımızdan hiç eksik olmayacak...
Nasıl AB olmadan Güneydoğu, Kürt sorunu olduysa, bundan sonra da olacak.
Nasıl AB olmadan Ermeni lobileri Amerika'da, Avrupa'da bu denli mesafe aldılarsa, yine almaya devam edecekler.
AB ile imtiyazlı ortaklık oldu diye bunların hiçbiri Yalım Eralp'ın deyişiyle tebahur etmeyecek, yani buharlaşıp kaybolmayacaklar.
Tersini düşünen kendini aldatır.
Ayrıca önemli olan sorunları çözmektir, ille de onlarla yaşamak değil. Önemli olan, kendine güvenip demokratik hukuk devletiyle insan hakları çıtasını yükseltmektir, onları ikinci sınıflığa mahkûm etmek değil.
Kürt sorunu bizim sorunumuzdur. Türkiye'nin barış ve demokrasi sorunudur. Demokrasi ve hukuktan kaçarak bu sorun çözülmez. Bunun gibi Kıbrıs'la Ege'de çözüm ve kalıcı barış da Türkiye'nin önünü açar, kapatmaz.
Şu da unutulmasın:
Türkiye bugün AB ile on yıldır Gümrük Birliği içinde. Bu ilişki modeli zaten 'imtiyazlı ortaklık'tan farklı sayılmaz. 3 Ekim'de üyelik müzakereler başladıktan sonra da bu model uygulamada daha da gelişecektir.
Tren 3 Ekim'de yola çıkacak.
Uzun bir yolculuk olacak, öyle anlaşılıyor. 10 yıl, 15 yıl... O zamanki konjonktürü bugünden kestiremezsiniz. AB nasıl bir AB olur bilemezsiniz. Paris'te, Berlin'de o zaman gelince iktidar koltuğunda kim oturur, bilemezsiniz.
Bakın, Fransız devlet adamı Delors, 1987'de imtiyazlı ortaklık derken yıllar sonra Türkiye'nin üyeliğini, 3 Ekim'i savundu.
Kim öle, kim kala!
Biz hukukun, demokrasinin, insan haklarının ve ekonominin gereğini yapmaya devam edelim. Avrupa projesi de bu zaten. Gerisine bakılır, zamanı gelince...
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|